Tüm yazıları Ata Terzibaşı

TÜRK MÜ TÜRKMEN Mİ YA DA TÜRKMAN?

TÜRK MÜ TÜRKMEN Mİ YA DA TÜRKMAN?

Av. Ata Terzibaşı

Bu kavmi ( etnik ) adların esası ve gelişmesi hakkında yazarlar tarihin derinliklerine inerek geniş şekilde bilgiler vermişlerdir. Bense-benlik olmasın-burada konuyu başka bir açıdan ele almak istiyorum. Yazılarımda her zaman Türkmen sözü yerine Türkman sözünü kullanmamın sebebini bu makalede az çok izah etmeye çalışmışımdır.

Şöyle ki bir gün tesadüfen kendisiyle görüştüğüm değerli eğitimci ve bilim adamı Cafer Hayyat bana şu soruyu yöneltmişti: Acaba Türk ile Türkman arasında ne gibi bir fark var? Ben de ona kendi suali türünden şu soruyu yönelttim: Ya Arap ile Urban arasında ne fark var? Hayyat: ‘’hiç bir fark yoktur.’’diye söylemesi üzerine ben de ona aynı şeyi, yani ‘’Türk’le Türkman arasında hiç bir fark yoktur.’’ Dedim. Hayyat bu yanıtımı benimsedi.

Ben yazılarımda Türkmen ve Türkman sözlerinden sondakini tercih ederek kullanmamın sebebini anne ve babamın, konu ve komşularımın, hulasa tüm soydaşlarımın konuşma ve söyleşilerinde hep Türkman lafzını kullanmalarına atfetmekteyim. Hatta bu adı doğuşundan beri Fürs, Arap ve Avrupa halkı bile eserlerinde hep (-manlı)lı olarak saptamaktadır. Halkımızın, yazı dilinde geçen bir sözün imlasında tereddüde düşmesi durumu da öz diline başvurarak ima veya fikir birliğine yakın kullanılan ortaklı sözlerden yararlanması doğru olur. Elmayı alma, kardeşi kardaş biçiminde yazması uygun ve daha uyumludur. Halkın temiz dili sözlük dilinden daha aslidir; çünkü sözlükler esasta halkın dili üzerine kurulmuştur. Yazarlar Türkmen adını bilmem ne zamandan beri kullanmaktadır? Anlaşılan ses uyumunu düşünerek bunu öyle yapmışlardır. Ama Türk adının, aslında Turk olarak telaffuz edilmek ihtimali bulunduğundan halkımız da Türk kelimesindeki ‘’ü’’ sesini ‘’u’’ ye yaklaşan bir sesle telaffuz etmiştir. Biz de bunu pek yaygın olan Türk lafzıyla uyarlı görerek ‘’ü’’ sesiyle Türkman biçiminde yazmak durumunda bulunduk.

Her halde bu makale de ileri sürdüğümüz halk dilinden yararlanma davasını aşağıdaki fıkra ile belirtmek yerinde olmuştur. Türkiye de yeni harfleri kullanmaya başladıklarında bir ara dilciler cumhuriyet kelimesini ‘’u’’ ile mi yoksa ‘’ü’’ ile yazmayı tartışmışlardı. Aralarında Atatürk’ün de hazır bulunduğu toplantı da tartışmalar uzayınca Ata yerinden kalkıp dışarıya çıkar. Nereye gittiğini merak eden heyet üyeleri onun bu tartışmalardan bıkkınlık duyduğunu sezerler. Ama onun, konuyu güzel bir vesile ile kesin bir şekilde sonuçlandırdığına tanık olurlar. Şöyle ki dışarıya çıkan Atatürk yoldan geçen birkaç köylüyü toplantıya çağırarak kendilerine yeni kurulan devletin şeklinin ne olduğunu sorar. Onlar da hep cumhuriyet diye bağırırlar. O zaman Atatürk heyet üyelerine dönerek sözü edilen kelimeyi onların telaffuz ettiği biçimde yazmalarını önerir. Üyeler de bu görüşü yerinde görerek cumhuriyet’in imlasını ‘’u’’ ile saptarlar.

Mesut Cemil Kerkük’te

Mesut Cemil Kerkük’te

Ata Terzibaşı

 

Uluslararası tanınmış değerli Türk musiki üstatlarından Mesut Cemil Bey 1955 yılının sonlarında Bağdat güzel sanatlar enstitüsü başkanlığına getirilmiş. Bu vazifede Şerif Mühyiddin Haydar’dan sonra en üst düzeyde müzik hizmeti vermiştir.

Bundan tam 55 yıl önce Bağdat’a gelişinden birkaç ay sonra Kerkük’te ben âcizi ziyarete gelen Mesut Cemil Bey kısa bir sohbet esnasında aynı yılda, yani 1955 tarihinde Bağdat’ta yayımlanan “Kerkük hoyratları ve manileri” adlı kitabımı görüp okuduğunu ve böylece benimle gıyaben tanışmış olduğunu söyledi.

Bu defa Irak iç işleri bakanı Sait Kazzaz’ın resmî teklifiyle Süleymaniye şehrinin müzik makamlarını incelemek için oraya gideceğini anlatarak, hareket etmeden önce Kerkük mutasarrıfı ile görüşmek üzere beraberce yanına uğramamızı istedi.

O vakit şehrimizde Beyat aşireti Türkmanlarından Yusuf Ziya Bey mutasarrıfdı. Mesut Cemil Beyi çokça takdir ve taziz ederek Söleymaniye’ye gitmektense Kerkük’te kalmasını ve asıl makam ve hoyrat yeri olan bu şehirde ses sanatçılarının müzik çalışmalarını izlemesini önerdi. Ama Mesut Bey, daha önceden hazırlanan program gereği aynı günde Süleymaniye’ye gitmesi icap ettiğini ve şayet fırsat bulursa dönüşünde Kerkük’te de sanat araştırması yapacağını söyleyerek vedalaştı.

Ertesi günün akşamı kendisiyle memurlar kulübünde buluşarak birlikte usta ses sanatçısı Mustafa Kalayı’nın kahvehanesine gittik. Orada dinlediği hoyrat ezgileriyle mest olup Kalayı’nın dinlediği hoyrat ezgileriyle mest olup Kalayı ise “Esteğfirullah” sözleriyle elini çekerek saygı duruşunda bulundu.

Mesut Bey bana dönerek “bu ezgiler Türk musikisinde birer denizdir. Bunları korumak için notaya almaktansa bantlara kaydederek hıfız etmek lazımdır; çünkü nota yazarları bu işi kolayca başaramadıkları gibi yapılan notayı da başkaları aslisine uygun biçimde okuyamazlar” dedi. ben de kendisine bu konuyu çoktan bildiğimi, çünkü her çağırçının kendine mahsus tavrı olduğunu, hatta bir çağırçının bile muhtelif yer ve zamanlarda söylediği hoyrat usulü az çok değişik vaziyet aldığını ve bu yüzden yıllardır sanatçılardan canlı şekilde ve yahut bant ve kasetler yoluyla yararlandığımı söyledim…

Daha sonra genç ses sanatçısı Ali Kaleli’yi gördüm. Geceleyin küçük bir hoyrat toplantısına bazı sanat arkadaşlarıyla katılmasını Osman Teplebaş’ı beraberinde getirmesini söyledim ve programsız olarak düzenlediğimiz hoyrat şölenin de hazır bulanan Mesut Cemil Bey “uzun hava” makamlarımıza karşı duyduğu hayranlığını yineleyerek elleriyle dizleri üzerinde tempo tutuyordu. Bir ara Süleymaniyede yaptığı müzik araştırmalarında sadece (Lavuk, Allahveysi ve Katar) olmak üzere yöresel üç makamdan söz ederek Kerkük’te dinlediği hoyratların her birine Türk musikisinde pek bilinmeyen yer makamlardan oluştuğunu anlattı.

Ertesi gün şehri özel arabasıyla gezdirmeyi üstlenen sayın tanıdıklarımdan çay mahalle sâkinlerinden Vehit Cuma Ali verdiği söz üzerine Mesut Bey’in kaldığı Rest House konuklarıma oteline gelerek hizmette bulundu.

Ama daha önce şair ve yazar ve ses sanatçısı Sinan Sait’i arayıp Mesut Bey’le bir görüşme yapması için kendisine haber gönderdikte Rest House’e gelerek yaptığı güzelim bir röportaj Arapçaya çevirerek Bağdatta çıkmakta olan Karandil dergisinin 31.5.1956 tarihli nüshasında yayımlandı. O yazının zaman aşımı sebebiyle tam metnini şehrimizde çıkmakta olan Türkmeneli edebiyat ve sanat dergisinin nisan 2010 tarihli 27 sayısında sunmuş bulunduk.

Az önce sözünü ettiğim Vehit bizi arabasıyla Baba gürgür neft semtini gezdirip, orada devamlı olarak yer yüzünün toprakları arasında yanan ateş mevkiine götürdü. Akabinde şehri epeyi dolaştırdıktan sonra değerli konuğumuz Mesut Cemil Bey bizimle vedalaşarak Bağdat’a döndü.

1963 yılında İstanbul’da ölen rahmetlinin hicaz makamında bestelediği ve güftesini şair Nazım Hikmet aleyhi ma yestehikkuhu nun yazdığı eserin metnini aşağıda sunuyorum.

 

Martılar ah eder çırparlar kanat

Deryalar açılır açılır kat kat

Gayri beklemeye kalmadı tokat

Görünsün karşıdan İstanbul şehri

 

Dalgalar yar beller kopar kıyamet

Deryayı kan eder kan eder hasret

Gayri beklemeye kalmadı tokat

Görünsün karşıdan İstanbul şehri

Aziz bir hatıra olarak birlikte çektiğimiz tarihî fotoğraflardan birini burada yayımlıyorum. Bunda sırayla sodan sağa mesut Cemil, Sinan Sait, makalenin yazarı Ata terzibaşı, Reşit kâzım Beyatlı ve Vehit Cuma görülmektedir.

AD DEĞİŞİKLİKLERİ

DİL SÜRÇMELERİ, AD DEĞİŞİKLİKLERİ

Ata Terzibaşı

 

Irak halkı arasında şahıs adları, bazen muayyen biçimlerde değişikliklere uğrar. Birçok adların dil kayması şeklinde muayyen kalıpları vardır. Bu takma adlar, çocuklukta sevgi belirtisi olarak kullanıldığı halde büyüklükte daha çok tezyif ifade eder. Bu kalıplar, Irak’ta yaşayan çeşitli milletlere göre az çok değişmektedir. Türk ve Arap yazarlarınca inceleme konusu olduğuna hiç rastlamadığımız bu meselenin üzerinde durmanın herhalde bir faydası olsa gerektir. Biz, burada Irak Türklerinin kullandığı değişik biçimlerden az çok bildiklerimizi alfabe sırasına göre yazmış bulunuyoruz. Bunlardan bazılarının Arap, Acem veya başka kavimlerin tesiri altında meydana gelmiş olmak ihtimali düşünülürse de birçoğunun Irak’ta yaşayan Türkmenlerin mahalli renginin özel belirtisi olduğu görülmektedir.

Ayrı yandan Irak Türklerinin umumiyetle hakiki adları da yerli şive ile ufak değişikliklerle telaffuz ettiklerini söylemek yerinde olur. Nitekim Tevfik’i “Tofık”, “Yusuf’u” “Yüsüf”, bazen “Üsüf”, “Yunus’u” “Yünüs” bazen “Ünüs” biçiminde telaffuz ettikleri bilinmektedir.Kerkük’te ve bazı kasaba ve köylerde muayyen Türk zümreleri ağız farkıyla bazı heceleri uzatırlar. Nitekim Kerkük’te yaşayan Türk Hıristiyanlar şahıs adlarının son bölümünü azıcık uzatırlar. Sözgelişi, Yusuf’u Yüsüf biçiminde telaffuz ederler. Bunların aksine Tazehurmatu bucağı ve başka bir kısım köy halkı, şahıs adlarının ilk bölümünü uzatırlar.

Sözgelişi Mehmüd’ü Meehmüd, Tofık’ı Toofık biçiminde telaffuz ederler. Şimdi söz konusu ettiğimiz şahıs adlarının özel kayma kalıplarını, aşağıda sıralarken bunların hep Arap adlarını temsil ettiğini Türk adlarında ise dil sürçmelerine hiç rastlanılmadığını belirtmek isterim.

Abdullah (Abo, Abı, Kulı)

Abdurrahman (Ebeh)

Âmine (Âma)

Asya (Âsa)

Ayşe (Aşşe)

Aziz (Azzav)

Bedriye (Bede, Bedo)

Behiye (Behe)

Celil (Cellev)

Cemal (Cemko)

Cemile (Ceme)

Fahreddin (Faha)

Fahriye (Faha)

Fatma (Fata)

Fethiye (Feti)

Habip ve Habibe (Hebe)

Hatice (Hacce)

Halil (Hellev)

Hasan (Kuku)

Hediye (Hede)

Hurşit (Huşe)

Hüseyn (Hüse)

Arşiv:

Kardaşlık Dergisi, Yıl:7, Sayı:5 Eylül 1967

 

 

 

*FUZÛLİ’NİN DOĞUM YERİ HAKKINDA YENİ BİLGİLER

 

*FUZÛLİ’NİN DOĞUM YERİ HAKKINDA YENİ BİLGİLER

                                                                                                                                 Ata Terzibaşı

 Irak’lı büyük Türk şairi dâhî Fuzûlî’nin doğum yeri problemi henüz tamamiyle çözülmemiştir. Bağdat, Hille ve yahut Kerbelâ’de doğduğu söylentisi, yazarlar arasında geniş tartişmalara yol açmıştır. Uzun zamandan beri devam eden bu tartışmalar, bugün için kesin bir sonuca vardırılmış sayılamz..

Fuzûlî’nin, Irak’ta yaşayan Türkmen Bayat aşiretine mensup olduğu hususuna, ilmî çevrelerin verdiği önem yerinde olduğu gibi, şairi, Irak halkının öteden beri hep Kerküklü olarak kabul etmeleri de mânâlıdır..

Daha çok Kerkük dolaylarında yaygın olan bu halk söylentisi basına ilk defa bizim tarafımızdan geçirilmiştir (Bk. “El-Edib” dergisi, s.7, yıl:12, Temmuz 1953, Beyrut). Daha sonra, Türk Yurdu” dergisinde (s.251, Aralık 1955, İstanbul) yayımladığımız özel bir yazıyla, bazı belgelerin ışığı altında halk söylentilerini, az çok aydınlığa kavuşturmaya çalışmışızdır. Bu yazıyı, aynı derginin 252 sayılı, Ocak 1956 tarihli nüshasında eleştirerek, ileri sürdüğümüz görüşü kökünden reddedn Profesör Abdülkadir Karahan, bir ara İslâm Ansiklopedisi’nin yeniden yayımlanan İngilizce baskısı için yazdığı “Fuzûlî” maddesinde (s,937, sütun1), kaynak göstermeden Fuzûlî’nin Kerküklü olmak ihtimali üzerinde durmuştur.

Çağdaş şair ve ediplerimizden yarlığanmış Kerküklü Hıdır Lütfi’nin Fuzûlî’ye dair yazdığı bir risalesinde (henüz yayımlanmamış olan bu eserin bazı bölümleri Bağdat’ta çıkmakta olan “Kardaşlık” dergisinde basılmıştır. Fuzûlî’nin Kerkük’te doğum tarihini belirten ve şairin babası Süleyman Efendi tarafından yazıldığı öne sürülen bir manzume yer almaktadır. Başlığı,

Bir bahar idi çiçekler dalmışıydı şebneme

Şen idi gülşen bugün bülbül ederdi zemzeme

Olan bu manzumenin Ebced hesabiyle 910 tarihini gösteren son beyti,

Söyledim oğlumun ben cevherli bu tarihini

Gül gönül daim Muhammed zahir oldu âleme

 Biçiminde geçmektedir. “Kardaşlık” dergisinin Eylül 1966 tarihli nüshasında yayımlanmış olan bu şiirin, tamamiyle sahte ve uydurma olduğunu, aynı derginin bir sonraki nüshasında yayımladığımız bir yazıyla açığa vurmuştuk.. Ama  nasıl olsa da bu şiir, Irak Türkmenlerinin, Fuzûlî’yi Kerküklü gösterme çabalarının, daha doğrusu eski geleneksel söylentileri sürdürmelerinin çekici bir neticesi sayılmalıdır. Bu büyülü cazibeye, daha bir çoklarının da kapıldığını görmekteyiz. Netekim, yine çağdaş şairlerimizden yarlığanmış Hicri Dede, “Riyaz-üş-şüara” adlı henüz basılmamış tezkiresinde Fuzûlî’yi, şüpheli kaynaklara dayanarak Kerküklü göstermekte ve bu hususta yeni ve çok enteresan bilgiler vermektedir. Bu arada, kaynak olarak Kerkük kalesinin hanedan-ı ilim ve eşrafından saydığı Hacı Halil Efendi’nin, oğlu Şakir Efendi’ye intikal eden kitapları arasında Hasan Hakkâk imzasını taşıyan 1175H. Tarihli Farsi ta’lik hatla Fuzûlî’ye dair yazılmış bir mecmuaya işaret etmektedir. Hicri Ded’nin, bu mecmuadan istinsah ederek kitabına aktardığını söylediği hususlar, kısmen de olsa, gerçeğe uygun düşerse, Fuzûlî’nin soyunu sopunu ve özel olarak da doğum yerini tanıtmada çok önemli ve değerli belgeler olarak yaşıyacaktır.

Hicri Dede’nin, oğlu öğretmen Fayik Dede’nin bize bu kez göstermek lütfunda bulunduğu adı geçen tezkire kitabında yazılı bu yeni belgeyi, ilim âlemine sunarken, belge hakkındaki görüşlerimizi de bu münasebetle belirtmek isteriz. Yazı aynen şöyledir:

“kadim Kerkük kalesinin Zindan mahallesinde sâkin Karyağdı ailesine mensup şair-i şehirin büyük ceddi zemanesi hâkiminin Divan Nazırı Hasan Çelebi ve onun oğlu Zeynelâbidin Ağa ve ondan sonra Molla Cafer ve bunun halefi Molla Mohammed Baki ve ondan Molla Abbas Vâiz ve bunun da oğlu Ali Aydın Ağa ve bunun da halefi Molla Süleyman şöhretiyle tanılmıştır. Molla Süleyman, Zindan camiinde tedrisatle iştigal ederken Kerkük livasının Kifri ve Tuzhurmatu civarında Bayat Amirli aşiretinin reisi bulunan birinci Pir Ahmed’in kerimesi Fatime hanımla akd-i izdivac ederek on beşinci asrın nihayetlerine doğru Molla Süleyman’dan bir Mohammed ve ikinci Selman namlarında iki evlad tevellüd etmiştir. Kerkük’te bir taun beliyyesi vükuü zuhur etmesi yüzünden Molla Süleyman, Mohammed’le beraber Selman’ı aldıktan sonra Bağdad’a sefer etmişlerdir. Bağdat’ta takriben iki sene ikâmet ettikten sonra Hilleye müteveccihen oğlu Mohammed’le beraber gider. Molla Süleyman Hille’de bir kaç sene kaldıktan sonra Hille müftüsünün vefatına mebni Hille müftülüğüne tayin edilmiş, Mohammed ise on iki yaşlarına kadar pederi Molla Süleyman hidmetinde tahsil ve terbiye görmüş ilhâmî bir şair-i maderzad bulunmakla beraber tahallusunu Fuzûlî vaz’etmiş Bağdad, Kerbelâ, Necef, Nizamiye, Kâzımeyn medreselerinde tahsili ulûm-i âliye ederek sonra en mümtaz ulâmeden Hille’de Şeyh Rahmatullah Efendi’den icaze-i ilmiyye ehzetmiş, bilâhere zemanesinin mürs bulunan Mü’min Dede ile bir müddet hemdem ve hemmeclis bulunınlardır. Fuzûlî’nin kardeşi Selman ise, Bağdat’ta Seyyid Abdülgafur şahnam (kimsene) ile kesabetle müştereken bir müddet bulundukları de, Seyyid Abdülgafur ekseriyetle Selman’a dil uzatmış, istihza kıl Selman, sizin biraderiniz Mohammed Fuzûlî Rafızı ve Şiî makulesin herzegü bir şairdir. Bununla iftiharın ve kendisi de ne kıymet ve nede hiyet bulacaktır. Süleyman şu misillü ta’nelere maruz kalınca keyfi Bağdat’tan Kerbelâ’ya bildiriyor. Fuzûlî, kaziyeyi anladığı halde de şiir divanında mastur şu gazeli, Seyyid Abdülgafur’a gönderiyor. Menziline gazelden iki beyit münderiçtir.

Hah seyyid hah ammi kâm bulmaz bi-edeb

Fi’li müstahsen olan müstevcib-i gufran olur

Sair-i mahlûkadan bir kimse olsa pâk-dil

Ehl-i Beyt’ün fırkasından sayılur Selman olur”

 

Bu belge hakkında gereken görüşlerimizi ise, şöylece sıralayabiliriz

  1. Belgenin bulunduğu kütüphane ve sahibi Hacı Halil ve bu oğlu Şakir Efendi hakkında bilgi edinemedik. Dolaşan bir söylentiye göre bu ailenin, Basra’ya göç etme olayı pek doğrulanmamıştır.
  2. 1175 Hicrî’de yazıldığı söylenen belgede Hicrî tarih yerine beşinci (Miladi) asır sözünün geçmesi, “Eyalet” ve yahut başka bir terim karşılığında da yeni sayılan “Liva” sözünün yer alması hususlar, yazının eski metinden aynen alındığını imkânsız kılmakta onun ancak Dede Hicri’nin kendi üslubüyle yazılmış bölümlerden biri olduğunu göstermektedir. Zaten de belgenin üslubü şairin bildiğimiz yazı üslubunun tıpkı bir benzeri sayılır.
  3. Belgede geçen “Karyağdı” ailesine dair Kaleliler arasında iz bulamadık. Ancak Kerkük’e bağlı Tuzhurmatu ilçesinde bu ailenin bazı kalıntılarına rastlanıldığı söylenilmektedir.
  4. Fuzûlî’nin babası Molla Süleyman’ın Kerkük Kalesi’nin zından mahallesindeki camide hocalık yapması ve Bayatlı bir kadınla evlenmesi ve buna benzer daha başka bazı hususların, Kerkük’te halk söylentileri arasına çoktan girdiğini bilmekteyiz. Netekim bu küçük cami’in bu gün bile “Fuzûlî” adiyle anılması ve bitişiğindeki mevkuf evin de Fuzûlî’nin doğduğu ev olarak halkça kabul edilmesi olayı, Fuzûlî’nin menkabevî hayatına dair Kerkük’te anlatılan özel fıkralardır.
  5. Seyyid Abdülgafur’a gönderildiği açıklanan şiirin, “gazel” olmayıp, Hazret-i Ali hakkında söylenmiş bir kaside olduğunu bilmekteyiz..

Hicri Dede’nin adı geçen tezkiresinde Fuzûlî’yle ilgili başka bazı bilgilerin de, insanda hem kanaat, hem de şüphe uyandırdığı görülmektedir. Söz gelişi, Fuzûlî’nin çağdaşı olduğu gösterilen ve 18 Şevval 941 Hicri’de Kerkük’e gelen Süleyman Kanunî’nin meclisinde irticalî olarak söylediği:

Süleyman basdı bu hâke kadem ensare hoş geldi

Bu kanunî adalet Ahmed-i Muhtara hoş geldi

Niyazım böyledir ey padışahim ber-devam olğıl

Bu teşrifin bugün mûrün olan Hüşyare hoş geldi

Rübaisi sebebiyle sultanın maiyetinde on sekiz gün rehberlik vazifesi gören Kerküklü mutasavvıf şair Hüşyar Dede’nin, Kerbelâ’ya yaptığı bir çok seyahatlerinde Fuzûlî’yle yakından görüşüp hasbihal etmesi ve Fuzûlî’nin kendisine her zaman “sen benim ilham kaynağımsın” diye seslenmesi hep bu kabildendir..

Hicri Dede’nin 1933’te telif ettiği adı geçen tezkiresinde yer alan yukarıki bigilerin kısmen uydurma olduğu kabul edilse bile, tamamını bir hayal mahsulü saymak pek de mümkün olamamaktadır. Bu bakımdan, Fuzûlî’nin doğum yeri problemi, Kerkük yönünden, az çok çözümlenmeğe doğru yeni bir istikamet almış sayılır.

***

 

 

 

 

 

 

 

Fuzûlî’nin Doğum Yeri

Fuzûlî’nin Doğum Yeri*

Av. Ata TERZİBAŞI

Yazarlar, bugüne değin büyük Türk şairi Fuzûlî’nin doğum yerini hep Bağdat, Hille veya Kerbelâ şehri olarak göstermişlerdir. Biz bu yazımızla şimdiye değin üzerinde durulmamış başka bir yer etrafında düşündüklerimizi açıklıyoruz ki bunu, eski ve yeni bir takım kaynaklara ve orijinal olarak ta Fuzûlî’nin yaşamış olduğu diyârın ve mensubu bulunduğu Irak Türklerinin bir ferdi olarak şairin özel yanlarına dayanarak kontrolü mümkün esaslar yönünden belirtmeğe çalışmış bulunuyorum. Bu çalışmanın ileri çalışmalar için bir ipucu vazifesini görür mahiyette olduğunu sanmaktayım.

Fuzûlî’nin Bağdatlı olduğunu söyleyenler arasında; Lâtifi, Ahdi, Sam Mirza, Âli ve Âşık Çelebiler vardır.

Hille’de doğduğunu söyleyenler ise, başta Profesör Fuat Köprülü. “İslâm Ans.cilt 4. S.687” olmak üzere, Süleyman Nazif “Fuzûlî, İst,1925, s.16”, Muallim Nâci. Fayık Reşat, Ş. Sami, Profesör Geb, eskilerden Hasan Çelebi, Kınalı Zade ve başkalarıdır. Kerbelâlı olduğunu söyleyenler arasında eskilerden Riyâzî, yenilerden Abdulbaki Gölpınarlı “Fuzûlî Divanı, 1948, s.71, VIII” ve Abdulkadir Karahan “Fuzûlî, 1949 S.69” vardır” Şurasını belirtmek yerinde olur ki, şairin doğum yeri etrafında ileri sürülen görüşler bir ihtimal çerçevesini aşmamaktadır. Nitekim Fuzûlî’nin Bağdatlı olmadığını Süleyman Nazif, şairin divanından aldığı bazı şiirleriyle anlattığı gibi “adı geçen eser, s14” Kerbelâlı olduğunu da açıkça reddetmektedir “s.16”.

Karahan “S. 68-69” ve Gölpınarlı da “S.8” Fuzûlî’nin Bağdatlı veya Hileli olmadığını aşağı yukarı aynı görüşlerle belirtmektedirler. Bu iki yazarın Kerbelâ şehri üzerinde durmaları ise bir ihtimal duygusundan başka bir şey olmasa gerektir. Bunlar, şairin Türkçe ve Farsça divanlarında geçen bazı sözlerine dayanarak. Şairi Kerbelâ doğumlu göstermişlerdir. Daha doğrusu, bu hususta her yazar kendi görüşünü savunarak başkalarının iddialarını çürütmeye çalışmışlardır. Fuzûlî, doğum yerini kendi sözleri de her zaman “Irak-ı Arap” işaretiyle “menşe” ve mevlidim” “mahal ve makamım” ve “mevlit ve makamım” diye iki kelime kullanmaktadır. Bunlardan “mevlit” ve “mahal” i doğum yeri, “menşe” ve “makam”ı ise yaşadığı yerin karşılığı olarak ifâde etmektedir. Bu bakımdan Bağdat, Hille ve Kerbelâ, Fuzûli’nin makamı olabildiği halde, mevlit veya mahalli (doğum yeri) olamamıştır.

Fuzûlî’nin doğum yerini araştırmada sayın yazarların gözünden kaçan bir noktaya önemle işaret etmek istiyoruz ki, çeşitli görüşlerin isabetsizliği daha da belirmiş ola, bu yazarlar tarafından “Irak’ı Arap’ın Türklerle dolu bölgeleri unutularak, içinde tek tük (pek az) Türk bulunan Bağdat, Hille ve Kerbelâ üzerinde durulma meselesidir. Gerçekten Fuzûlî bu şehirlerde uzun müddet yaşayarak o zamanın yüksek tahsilini de buralarda yapmıştır. Ama o bir yerli sıfatıyla değil başka birçok Iraklı Türk şairler gibi özel sebepler dolayısıyla Irak’ın Türklerle meskûn bölgelerinden gelerek buralarda gurbete kalmıştır.

Fuzûlî’nin yaşadığı Çağdan bu yana Irak’ta Türklüğün beşiği sayılan bir vilâyet her hangi bir yazarın dikkat nazarını çekmemiştir. İşte yüz elli bin başlı (nüfuslu) Kerkük şehri ile Fuzûlî’nin doğum yeri arasında (Beyrütte çıkmakta olan El-Edip” dergisinde yayınladığımız Arapça bir yazıdan başka. Temmuz 1953 tarihli sayı şimdiye değin her hangi bir bağ aranmamıştır. Geçmişte, Namık Kemal’in (Tahribi harabatta) övdüğü Nevres-i Kadim on dokuzuncu yüzyılın tanınmış mutasavvıflarından Şeyh Abdurrahman Tâlabani, büyük hiciv üstadı Şeyh Rizâ. Faiz, Sâfî, Kabil ve daha başka yüzlerce şair yetiştiren bu ilin gerçek Türkmen edebiyatı henüz umumî Türk edebiyatı tarihine geçmiş bulunmamaktadır.

Edebiyat tarihçileri Fuzûlî’yi tam manasıyla bir Azeri şairi telakki ettikleri halde o, ancak Azeri etkisi altında kalmış halis bir Türkmen şairidir. Irak Türklerinin dili Azeri diline çok yakın olmakla beraber kendine has ana hatlarla önemli özellikler göstermektedir. Fuzûlî’nin dilini Irak Türklerinin dili üzerine tamamıyla intibak ettiren özellikleri uzun bir inceleme konusu olabileceğinden onu şimdilik “Fuzûlî’nin Dili” adlı başka bir yazıya terk etmek mecburiyetindeyiz. Ancak şurasını söylemek gerekir ki Fuzûlî’nin şiirlerinde geçen yüzlerce özel kelime ve deyişler tıpkı tıpkısına Kerkük halkının kullandığı sözlerden ibarettir. Ayrıca. Bazı özel cümle terkipleri de Kerkük Türklerinin bildiği terkiplerden başka bir şey değildir. Fuzûlî’nin mensup olduğu Bayat aşireti Irak’ta yaşayan en başlı bir Türkmen aşireti olup, Kerkük vilâyeti içinde yer tutmuş olmak başka yerlere dağılmamış kuvvetli bir Türk topluluğudur. İçlerinden bazıları Arapçayı öğrenmekle beraber ana dillerini korumuşlardır. Bayatlar her zaman Kerkük vilâyetine bağı Türkmen kasabalarıyla temas halinde olup, Bağdat, Hille veya Kerbelâ vilâyetleriyle en ufak bir bilgileri olmamıştır.

İşte Fuzûli, birçok yazarların belirttiğine göre, bu aşiretin bir çocuğu olmak dolayısıyla, bir Kerküklü sayılmaktadır. Bir noktaya da işaret etmek yerinde olur ki o da Bayat aşiretinin efradı hep cahil insanlar olmak hasebiyle Fuzûli, büyük bir ihtimalle ilköğrenimini Kerkük’te ve yüksek tahsilini de Bağdat’ta yapmış olmalıdır. Şairin, gençliğini Kerkük’te geçirdiğine muhakkak nazarile bakılabilir. Daha Bağdada gitmeden önce bulunduğu yere gelen Elvend beyle temas ettiği ve bu zata yazdığı bir kaside ile caize istediği, Elvend beyin daha öncede bu şehre geldiği Doktor Karahan tarafından bulunan bir vesika ile aydınlatılmıştır. Karahan, Elvend beğin kim olduğu üzerinde de bazı düşünceler yürütmektedir (Fuzûlî, hayatı, s273). Elvend beyin şahsiyeti son zamanlarda bizce belli olmuştur. Sultan Süleyman Kanunî “Irakayn” seferine çıkmadan önce, o sıralarda Diyarbekir valisi bulunan Süleyman Paşaya gönderdiği bir yazı ile sefer hususunda gereken bilgiyi istemekte, o da istenilen bilgiyi açığa vurmaktadır. Bu açıklamayı içine alan ve Türkiye başvekâlet arşivinde bulunan vesikayı Faiz Demiroğlu “Tarih Dünyası” dergisinde yayınlamıştır. Adı geçen Elvend Bey bu vesikada “Hamid ili” sancağı beyi olarak gösterilmektedir ki bu bakımdan Kerkük şehrine gelmiş olmak ihtimali de kuvvetlidir.

Ayrıca, Dr. Karahan’nın “Fuzûlî’nin mektupları” adlı eserinde (s15) Musul Mirlivası Ahmet beye, Fuzûlî’nin yazdığı cevabî mektuptan çıkardığı neticeye bakılırsa, adı geçen Ahmet beyin bir aralık şairin yaşadığı diyarda bulunmuş olduğu öğrenilmekte ve Fuzûlî ile aralarında senli benli denebilecek bir yakınlık bulunduğu sezilmektedir (Fuzûlî, muhuti s97). Karahan, Ahmet beyin kim olduğunu bilmemektedir. Oysaki yukarıda işâret ettiğimiz Başvekâlet arşivindeki vesika bu Ahmet beyi de bize tanıtmaktadır ki Musul’da olup bir aralık Kerkük şehrinde geldiği açıkça tasrih edilmektedir.

Ayni vesikanın bize anlattığına göre o zaman Kerkük’te Kızılbaş Tekelü taifesi bulunmakta idi. Bu vesikanın ışığı altında Fuzûli’yi aslen bir Kızılbaş olarak göstermek mümkündür. Ancak, Osmanlı hâkimiyeti tesiri altında kalan, ve çeşitli ilim kollarını tahsilden sonra şairin olgun görüşlü Kâmil bir insan olduğu kanaatine varılabilir.

Fuzûlî’nin Kerkük vilâyeti dahilinden Bağdada geldiği olayının da “Sadıkî”nin “Mecme-ül Havas” adlı eserine dayanılarak gerçek olduğu kesin bir şekilde söylenebilir. Bu zatın anlattığına göre Fuzûlî. Bayat Aşiretinden olup, İbrahim hanın himayesinde Bağdada gelmiştir.

İşte bu arada hatıra gelen ilk önemli soru, bu hanın nereden geldiğidir?

Prof. Fuat Köprülü bu hususta aynen şunları yazmaktadır:

“Fuzûli’nin, Bihâmdillahi vel minne ki tevfikatı rebbânî- yetürdi menzili mahsusta İbrahim Sultanı, kasidesinde bahis mevzun olan ve yine o kasideden, Meşhetten geldiği ve koyu bir Şii olduğu istidlâl edilen bu zat, Şah Tahmasıb’ın ilk yıllarında, Bağdat’ta Sâfevî vâlisi olan “Musullu” adlı Kürt kabilesi reislerinden İbrahim Han olabilir. (İslâm Ans. cild 4, S689), ayrıca (Fuzûlî mukaddimesi, s14). Bundan sonra Sayın Bay Köprülü, Fuzûlî’yi bunun maiyetinde Hille’den veya Kerbelâ’dan Bağdada gelmiş olduğuna inanmaktadır. Buna sebep Sadıkîdaki ifadenin izahını imkânsız bulduğundan ileri gelmektedir.

Gerçekten İbrahim Han, Karahanın (s79de) ve başkalarının söylediği gibi, Bağdadın güney dolaylarından. Kerbelâ veya Neceften değil, o ancak güzey taraflarından gelmiştir. “Nitekim Irak’ın eski tarihçilerinden Nazmi Zade, “Gülşen-i Hulefâ” adlı eserinde 930 H.yıl hâdiselerinden bahsederken Zülfikar Hanın Kürdistan eyaletini himayesine geçirdiğini ve İbrahim Hanın oralardan göç ederek Bağdada yerleştiğini ve sonradan Zülfikar tarafından öldürüldüğünü açıkça anlatmaktadır. Bu da gösteriyor ki İbrahim Han 930 yılında bulunduğu Kürdistan’dan doğruca Kerkük yoluyla (ki yalnız bu yol vardır) Bağdada giderken Fuzûli’yi beraberinde götürmüştür.

Bir noktaya da işaret etmek yerinde olur ki o da Fuat Köprülünün anlattığına göre, 1633-1639 sıralarında Irana seyahat eden Olearyus, orada meşhur “cümcüme” mezarını ziyaret etmiş ve Fuzûlî’nin buna ait bir eser yazdığında duymuştu. (İslâm Ans. Cilt4, s697). Bu rivayetin doğru olub olmadığı üzerinde durmayı şimdilik düşünmüyoruz. Ancak bu isimde cümcüme Kerkük’te büyük Musallada (Kabristan) yüzyıllardan beri bir ziyaret makamı vardır. Millî rivayetlere göre burada gömülü olan (Cümcüme) adlı şey, zamanında, kesik başları koltuğunda taşır, sermaye uçarmış. Kestiği kesik başları bir daha yerine bırakıvermekle sahiplerini canlandırmış.

En son olarak bir hususu daha belirtmek isteriz ki o da, Fuzûlî’nin bir Kerküklü olduğu ve hatta Kalede  (Zindan) mahallesinde doğduğu ve kendisinin önceden. Kerkük’te yaşayan “Kızılbaş” topluluğunun “İhvânî” zümresine mensup olduğu halde koyu bir Sünni olan arpça hocası Rahmetullah efendinin kızını sevdiğinden ve onu almak gayesiyle mezhep değiştirdiği Irak Türkmenleri arasında öteden beri dolaşa gelen kesin rivayetlerdendir. Eskiden Kerkük’te camilerde hoca yanında okumakta olan çocuklar, Kur’anı hatmettikten sonra sırasıyla, Türkçe mevlit. İnşa (münşeat), güldeste ve Farsça Gülistan ve Bostan kitaplarını okuyarak, en sonda Fuzûli’nin divanını okurlar ve böylece ilk ve orta tahsillerini yapmış sayılırlardı.

Bir zamanlar şehrimizde bu divanı ezberden bilen birçok kimseler bulunduğu gibi, divanın büyük bir kısmını hafızasında bulunduran birçoklarına halâ rastlanılmaktadır. Halkımızın Fuzûlîye ve eserine karşı gösterdiği yakın ilginin başlıca sebebi onu her zaman bir Kerküklü olarak tanımak ve divanını bir hikmet eseri saymak duygusundan ileri gelmiştir.

Türk Şairi Yahya Kemal Beyatlı ve Kerküklü Şeyh Fâiz’in Raksiyelerini Değerlendirme

Türk Şairi Yahya Kemal Beyatlı ve

Kerküklü Şeyh Fâiz’in Raksiyelerini Değerlendirme

Ata Terzibaşı

Raks konulu manzumelerin sayısı, ister Türkiye’de olsun ister Kerkük’te, bir hayli kabarıktır. Ama bunların iki tanesi göze batan görkemli eserlerdir.

Biri kerkük’te yazılmış, öbürü Türkiye’de…

Ünlü Türk Şairi Yahya Kemal Beyatlı’nın (1884-1958) “Endülüs’te raks” başlığı altında yazdığı manzumesi yanında Kerkük’lü Şeyh Fâiz’in (1834-1997) “raksiye” kasidesi önem taşır.

Her iki manzime bir bakıma fikir, içerik ve özel olarak müfredat cihetiyle aynı değerdedirler. İnsan bunları dikkatle izledikte bir nevi tevarüd-i hatır neticesinde ortaya çıktıklarını sanar!… Ama tevarüd-i hatır bir mısra veya bir beyitte görülür.

Bu iki manzume zımnen birbirinin benzeri olduklarından bunda bir etkilenme olayı söz konusu olabilir.

Fâiz, yaş itibariyle Beyatlı’dan elli yıl büyük olması hasebiyle onun “Endelüs’te rakıs” şiirini görmüş değildir. Buna göre onunla etkilendiği söylenemez. Ama aksi hâl akla gelebilir.

Faiz’in sofiyane şiirinde rakkasın güzellik unsurlarından nurlu yüz, sürmeli göz, Kevser dudak ve tûba boyunu yansıtan şu:

Yüzü Enver gözü ekhel lebi Kevser qedi tûba mısra ını, Yahya Kemal, şu benzeri mısralarında şöyle dile getiriyor:

Gül tenli kor dudaklı kömür gözlü sürmeli Yine Fâiz’in,

Oyunda gezmesini gör Elinde yazmasını gör

O gözler süzmesini gör ki aldı din ü himanı

Ve:

Ele aldıkça çarpara eder her halbi sad para

Bêle sardıkça tennûre yakar tennüre bdn canı

Beyitlerinde geçen “yazma” ve birinci “tennüre” Beyatlı’nın aşağıdaki beyitinde “şal” olmuş, “çarpara” sözü de “zil” diye saptanmıştır. “Eder her halbi sad pare” ibaresiyle “her kalbi dolduran” sözleriyle ifade edilmiştir.

Göz kamaştıran şala meftun eden güle

Her kalbi dolduran zile her sineden “ole”

Bizce –vezin hususu bir yana- Yahya Kemal yukarıdaki beyitinde “zil” yerine Fâizin “çarpara”sını, Fâiz de onun “zil”i ni kullanmış olsalardı daha uygun olurdu. Nitekim Endülüs aktiristine çarpara, tekke erine zil yaraşır. Ancak Beyatlı’nın memdûhü kadın olduğundan beşerî vasıflarla yansıtılmış, fâiz’in memdûhü ise tarikat eri olmak hasebiyle tasavvufî vasıfla simgelenmiştir.

Böylece de Fâiz şiirini rumuzlu biçimde, Yahya Kemâl de düşündürücü olarak söylemişlerdir.Beyatlı’nın aynı beyitindeki “ole” sözü herhalde İspanyolcaya Allah lafzından geçmiştir.Seyircilerin bizde de olduğu gibi sanatçıya yüksek sesle bravo ve yaşa anlamında topluca kullandıkları nidâdır. Fâiz de daha önce seyircilerin coşkusunu “hayran” ve “kurban” nidalarıyla belirtmiştir.

Ele naz ile alır dêf dêfe naz ile çalır kef

Seyirciler saf eder saf bu hayrânı o kurbânı

Gönüller cümle hayrânı revanlar cümle kurbânı

Cigeerler cümle biryânı zebanlar hep sena-hânı

Faiz’in yirmi üç beyitten oluşan kasidesinin tamamını “Kerkük’lü Faiz…” kitabında (c.2, s.139, 141, Kerkük, 2008) açıklamalı olarak saptamış olduğumdan burada tekrar etmeye gerek görmüyorum. Beyatlı’nın dokuz beyitten oluşan şiirinin tamamını ise daha önce yazmamış olduğum için buraya aktarıyorum.

Endülüs’te raks

Zil, şâl ve gül, bu bahçede raksın bütün hızı

Şevk akşamında Endülüs üç def’a kırmızı

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir,

İspanya, neşesiyle bu akşam bu zildedir.

Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri,

İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri.

Herhangi istemez güzümüz şimdi aldadır;

İspanya dalga dalga bu akşam bu şâldadır.

Alnında halka halkadır âşüfte kâkülü,

Göğsünde yosma Gırnata’nın en güzel gülü,

Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir;

İspanya varlığıyla bu akşam bu güldedir.

Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi,

Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi (*).

Gün tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli.

Şeytan diyor ki sarmalı; yüz kere apmeli.

Gözler kamaştıran şâla, meftun eden güle,

Her kalb dolduran zile, her sineden “ole!”

                                               ***

(*) Bu beyit, kaili meşhûl şu Farsça beyit ile zimnen etkileşmektedir:

Şair, yukıdaki beyitiyle, raks eden memdûlü-na hitaben şöyle diyor:

Ceylan koştuğu esnada ürkmeyi, durmayı ve dönüp bakmayı senden öğrendi.