Tüm yazıları Prof. Dr. Celalettin Yavuz

Terörün Tanımında Amerikan Yaklaşımı!

Terörün Tanımında Amerikan Yaklaşımı!

Prof. Dr. Celalettin Yavuz

Türkiye-ABD ilişkilerinin tarihte nadir görülen derecede gerildiği bir dönem yaşıyoruz. Bu gerilimde tavan yapan gelişme, ABD’nin PKK terör örgütü’nün Suriye’deki uzantısı PYD-YPG ile can ciğer kuzu sarmasına dönen ittifakı. Hele de bu teröristleri bir diğer terör örgütü IŞİD’e karşı mücadele ettikleri için ‘kahraman’laştırmaları dayanılır hafiflik değil. Hele de bunları devletleşmeye doğru götürmeleri tahammül sınırlarını aştı. Şurası bir gerçek ki; ABD ile Türkiye arasında terörün tanımı açısından 180 derecelik bir anlayış garkı var. Yakın gelecekte de bu fark giderilecek gibi değil. Yahudi asıllı ABD’li siyaset bilimcisi Noam Chomsky, ABD’nin terör tanımı konusundaki yanlışını daha 2007 yılında şöyle eleştirmişti:

‘Geçerli terör tanımının ABD siyasetini belirleyen kişilerin bakış açısına göre yapılması gerekmektedir. Terör, onu bize karşı uyguluyorsanız standart anlamda terördür; ancak onu biz size karşı uyguluyorsak iyi huyludur, insani müdahaledir, iyi niyetle yapılmaktadır. Fiilen kullanılan tanım budur. Eğitimli kesimler dürüst olsalardı bunu söylerlerdi. Bu yapılsa tanımlama sorunu da tamamen sona ermiş olurdu.’

Chomsky, ABD’nin hicvettiği terör tanımını bir bakıma ‘Benin terörüm iyidir, diğerleri kötüdür!’ gibidir. İşte şu anda PYD-YPG, Amerikan siyasetini belirleyenlerin bakış açısına göre ‘iyi huyludur’, çünkü kendisi kullanmaktadır…

Türk-Amerikan ilişkileri daha önceleri de pek iyi sayılmazdı. Hem de Ak Parti iktidarının ilk döneminde bile. Yani Gülen Cemaati daha FETÖ olmadan önce bile sıkıntılar vardı. Bunu 2007 yılında, bir dönem CIA’nın Türkiye Masası Şefi olan Graham E. Fuller, Türkçe’ye de çevrilen ‘Yeni Türkiye Cumhuriyeti Yükselen Bölgesel Aktör’ kitabında da belirtmişti.

Fuller’e göre daha o tarihte bile şu noktalarda Türk-Amerikan gerginliği mevcuttu:

– ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik amaç ve politikaları ile Türkiye’nin kendi çıkarları arasındaki farklılaşmaya ilişkin Türk kaygıları.

– ABD’nin Orta Doğu’da Türk kontrolü dışında gerçekleştirdiği siyasi, ekonomik, askeri ve stratejik eylemlerin etkisi yüzünden egemenliğin kaybedilmesi konusundaki Türk kaygıları.

– ABD’nin Türk milli onur ve haysiyetine önem vermediği algısına dayanan Türk kaygıları.

– ABD ile kurulacak yakın stratejik bağların, Türkiye için bölgedeki öteki seçeneklerin önünü tıkadığına ilişkine Türk Kaygıları.

– Girdiği ittifakların sebep olduğu karışıklıkların, Türkiye’yi istenmeyen bölgesel çatışmalara sürükleyebileceği endişesi.

– Herhangi bir verili zaman diliminde, özellikle ABD çıkarlarına aykırı düşüldüğü anda, ABD güvenlik taahhütlerine ne derece güvenilebileceğine ilişkin Türk kaygıları.

Fuller, gene o yılarda Türkiye’nin şu konularda da ABD’nin hareketlerinden de rahatsızdı:

– ABD liderliğindeki terörizmle küresel savaş, İslam dünyası-Batı ilişkilerini kutuplaştırmaktadır.

– Irak’taki savaş, bölgedeki Türk çıkarlarına zarar vermekte, Kürtleri bağımsızlık yönünde teşvik etmekte, tüm bölgeye yayılan yeni bir radikal İslamcı terörizm merkezi yaratmaktadır.

– ABD, Irak’ta PKK sorununu çözmek için ciddi ölçüde gayret sarf etmemektedir.

– ABD, Irak’ta Türkiye’nin eylem özgürlüğünü kısıtlamaktadır.

– İran’a yönelik ABD politikaları, Türkiye’nin İran enerji arzına erişimine mani olmakta, İran milliyetçiliğini ve Batı’ya karşı direniş ruhunu yoğunlaştırmaya hizmet etmektedir.

– İran’ın nükleer sorununa askeri çözüm hedefleyen herhangi bir girişimi etkili olmayacak ve sadece bölgesel koşulları Türkiye’nin çıkarları aleyhine istikrarsızlaştıracaktır.

– Türkiye’ye yeterince saygılı davranmayan ABD, Türkiye’nin güvenliği ve çıkarları üzerinde etkisi olacak stratejik ve askeri eylemler konusunda Türkiye’ye danışmamaktadır.

Son Söz: 11 yıl önce bizzat ABD’liler, ABD’yi anlatmış ama anlamamaya çalışmışız. Yumurta kapıya dayanınca, ABD’nin iki yüzünden çirkin olanını anlamaya çalışıyor gibiyiz!

Sadece Afrin’e Değil, Suriye’ye Bakalım!

Sadece Afrin’e Değil, Suriye’ye Bakalım!

Prof. Dr. Celalettin Yavuz

   Türkiye bir süredir Afrin’deki Zeytin Dalı Harekâtı ile yatıp kalkıyor. Milletimiz neredeyse tek vücut olmuş ve TSK ile TSK’nin desteklediği ÖSO’nun zafere ulaşması için ya dua ediyor, ya da onlara yemek pişiriyor, tatlı-tuzlu ne yaparsa onu göndermek istiyor! Başarıyla devam eden harekâtın 15’nci gününde 8 asker, bir gün sonra ise 2 asker şehit oldu, 5 asker yaralandı. Daha sonra şehitlerimize yenileri eklendi. Asker şehitlere ÖSO ve Kilis-Reyhanlı bölgelerine atılan roket mermileri sonucu bazı vatandaşlarımızın şehadeti de eklendi.

   Dönemin başlarında ABD Savunma Bakanlığı, %80’ine yakını PYD-YPG’li olan SDG’nin TSK’nın Afrin’e yönelik Zeytin Dalı harekâtı nedeniyle Suriye’nin kuzeyinde kuvvet kaydırdığını kabul etti. Bu açıklama bizzat Pentagon Sözcüsü Galloway tarafından, ‘SDG’nin son dönemdeki gerilimler nedeniyle bazı kuvvetlerini kaydırdığının farkındayız!’ şeklinde ifade edildi. Söz konusu geçişlerin koalisyonun yönlendirmesiyle olmadığını ifade eden  Galloway’in açıklamasının özeti şöyledir:

   ‘SDG ile ortaklığımız IŞİD’i yenmeye yönelik harekatla sınırlıdır. Son dönemdeki gerilimler nedeniyle bazı kuvvetlerini kaydırdığının farkındayız. Ancak bu koalisyonun yönlendirmesi değildir. Kuzeybatı Suriye’deki durumla ilgili çok endişeliyiz. Bütün taraflara IŞİD’e, Suriye krizini çözmeye ve masum sivilleri korumaya odaklanmaya davet ediyoruz.’

   Dönem ortalarında Pentagon’un bir diğer sözcüsü ABD Genelkurmay Başkanlığı Sözcüsü Korgeneral McKenzie Afrin’den Türkiye’ye yönelen saldırılardan haberdar olmadığını ancak Türkiye’yi hedef alan tüm PKK saldırılarını kınadıklarını söyledi.

   McKenzie’ye ABD’nin Türkiye’ye SDG’ye gönderilen ağır silahları Rakka operasyonundan sonra toplama sözü verdiği hatırlatılarak, silahların ne zaman toplanacağı sorulunca cevabı ‘Niyetimiz silahları IŞİD’e yönelik operasyonların tamamlanmasından sonra toplamak. Biliyorsunuz IŞİD’le mücadele şu an Orta Fırat Vadisi’nde sürüyor ve o ekipman orada SDG tarafından iyi bir amaç için kullanılıyor!’ şeklindeydi.

   Zeytin Dalı Harekatı’nın ilerleyen safhalarında PKK-PYD terör örgütünün hezimeti unutturacak yönlere dikkati çekmeye çalışacağı, bu maksatla kendisi veya uzlaşacağı diğer terör örgütleriyle Türkiye’deki büyük metropollerde sansasyonel terör faaliyetlerine başvurabileceği, Türkiye ve müttefiklerinin ‘sivillere de ateş açtığı’ yalanını propagandaya taşıyacağı, daha önce sütunumuzda verilmişti.

   Keza, harekât devam ettikçe ve özellikle Afrin merkezine doğru ilerlerken de teröristlerce kurulacak mayın vb tuzaklarla zayiatın artabileceği de değerlendirilmişti. Bunların gerçekleştiğini son günlerde daha rahat görebiliyoruz. Dolayısıyla son günlerde önemli artış kaydeden şehit sayıları bu bağlamda dikkate alınmalıdır.

   Ankara’da Vergi Dairesi’ne yapılan ve özellikle Irak sınırına yakın yerlerde artış kaydeden PKK terör saldırıları, Afrin’e bitişik sınır illerinden Hatay ve Kilis’e de teröristlerin füze saldırılarının da gene Zeytin Dalı Harekâtı sebebiyle yapılabileceğini öngörülmüştür. Bunların devamını da getirmeye çalışacaklardır.

   Öte yandan PKK-PYD’nin Afrin’e militan kaydırmasından ABD, Rusya ve Esad rejiminin haberinin olmaması mümkün değildir. Ama asıl soru, ‘Afrin’e girilmemeli!’ denilmesinin sebebidir. Neden Afrin’e girilmesin? Harekâtın siyasi hedefinde Afrin’in terörden temizlenmesi varsa, Afrin nasıl bırakılabilir? Böyle strateji mi olur?

   Son Söz: Tv kanallarımız da yetersiz bilgi veriyor. Pek çok ‘Savunma Uzmanı’ ne yazık ki magazinsel değerlendirme yaparken, konudan bihaberler de strateji uzmanı kesiliyor! Henüz mesleğinin başlangıcındaki genç akademisyen (yardımcı doçent), her telden yazan köşe yazarı veya uluslararası hukuk uzmanı bile olmayan hukukçu (avukat) strateji uzmanı olabilir mi? Ne yazık ki kamuoyu aydınlatılacağına sapla saman birbirine karıştırılıyor. Suriye’nin ve bölgenin bütününe bakmak akla gelmiyor! İşi sulandırma konusunda üstümüze kimse yok!

Suriye’de ‘Yoğurdu Üfleyerek’ Yeme Zamanı

                                                     Suriye’de ‘Yoğurdu Üfleyerek’ Yeme Zamanı

    Prof. Dr. Celalettin Yavuz

Cumhurbaşkanı Erdoğan-İran Cumhurbaşkanı Ruhani ve Rusya Devlet Başkanı Putin arasında 22 Kasım’da gerçekleşen, Astana Süreci’nin yerini alacağı ileri sürülen ‘Soçi Süreci’yle birlikte Suriye’nin geleceği konusundaki meraklar daha da arttı. Anlaşılan o ki, Soçi’de ‘müzakere teknikleri” gereği üzerinde anlaşılamayan problemler atlanmış, anlaşma sağlanabilecekler üzerinde durulmuş. Bu arada Türkiye’nin uzun bir süredir direttiği ‘Esad’sız Suriye’ sorunu da ‘Esad’la devam!’ şeklinde çözülerek düzelmiş. Bu güzel bir sonuç…

Soçi’de her üç lider de açıklama yaptılar. Ruhani ucu bize de dokunan ‘Suriye’nin meşru hükümetinin rızası olmadan herhangi bir yabancı gücün ülkede bulunmasının gerekçesi yok. Suriye halkı, dış güçlerin içişlerine karışmalarına izin vermeyecek ve toprak bütünlüklerini tehdit eden her adıma karşı duracak!’ şeklinde bir ifade kullandı. Tabii ABD’ye de dokundurdu.

Putin, ‘Türkiye ve İran’ın desteğiyle Suriye’nin parçalanması engellenmiştir. Yıllardır süren iç savaşın sonlandırılması mümkün olabilecek durumdadır” ifadesini kullandı. Türkiye, Rusya ve İran’ın, Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’nin etkin bir hale gelmesi için gereken çabayı göstereceklerine inanıyorum!” dedi. El-Kaide türevleri gibi ‘terörist gruplar’ dışındaki tüm tarafların bu geniş kapsamlı ‘Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’ne katılmasını savunan Rusya’ya İran ve Esad rejimi de destek vermektedir. Türkiye’nin kırmızıçizgisi ise PKK terör örgütü PYD-YPG’nin bu kongreye katılmaması…

Erdoğan ise Türkiye’nin hassasiyetini ‘Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğüyle ülkemizin milli güvenliğine kast eden terörist unsurların süreçten dışlanması, Türkiye olarak önceliklerimiz arasında yer almaya devam edecektir. Milli güvenliğimize kast eden terör örgütüyle aynı çatı altında olmamızı, aynı platformda yer almamızı bizden kimse beklememelidir. Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve siyasi birliğine bağlılığımızı ifade ediyorsak bu ülkeyi bölmeye çalışan eli kanlı bir çeteyi meşru bir aktör olarak göremeyiz!’ şeklinde en açık şekilde açıkladı.

Erdoğan Soçi’deki görüşenlerin Suriye’nin kaderine hüküm veren üç kişi olarak görüp ‘İleriki safhalarda üç garantör ülke Türkiye İran ve Rusya’nın yanı sıra bir garantör ülke olarak ABD’nin de sürece katılımı olabilir mi? Öyle bir talep olursa, bunun kararını bu üçlü verecek!’ diyerek, başından beri sahada olan ABD’nin bir kenarda bırakılabileceğini söyledi. Üstelik bu ülkenin Irak’a ilaveten Suriye’de kurduğu 16 civarındaki irili ufaklı askeri üsse rağmen.

ABD’nin Suriye’de taca atılması güzel bir şey de, bu sözle olabilecek bir şey mi? Ya da ABD, IŞİD’le mücadelede Irak ve Suriye’de harcadığı bunca zaman ve askeri harcamalardan sonra yeniden yapılanan Suriye’de bir kenarda kalmaya rıza gösterir mi? Bu düşünülmemiş gibi…

   Rus Sputnik sitesine göre, Suriye Dışişleri Bakanlığı’nın bir yetkilisi, Suriye’nin egemenliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı duyan, akan kanın durmasını sağlayacak tüm siyasi çabalara destek veren tutumundan hareketle bu ortak bildiriyi memnuniyetle karşıladıklarını söyledi. Zaten Soçi görüşmelerinden bir gün önce de Esad aynı yerde Putin’le görüşmüş, minnettarlığını kucaklayarak göstermişti.

Soçi’ye paralel olarak aynı tarihlerde Suudi Arabistan’da toplanan Suriyeli muhalif gruplar da rejimle ‘doğrudan ve şartsız görüşme’ yapmayı kabul etti. Muhalifler ilk kez BM öncülüğündeki görüşmelerde Esad’ın görevden ayrılması şartına bağlamadı.

Buraya kadar ‘PYD-YPG’ dışında Suriye’nin geleceğiyle ilgili pek çok şey düzgün sayılır. Hele de görüşmelerden sonra tweet atarak Erdoğan’la görüşen ve ‘Artık YPG’ye silah verilmeyeceği’ni söyleyen Trump’ın sözünden sonra… Ancak aynı Trump, ‘Türkiye ile hiç olmadığı kadar yakınız!’ demiş, 15 gün sonra ABD Ankara Büyükelçiliği Türkiye’deki vize hizmetlerini askıya alınca ters köşe olmuştuk. ABD’nin bu tür numaralarını sakın unutmayalım!

Son Söz: Suriye’de IŞİD’le savaşın sonuna gelindi ama taşlar hala yerlerinden çok uzakta! Her an birilerinin oyunu ile karşılaşabiliriz. Artık IŞİD gibi tek değil, çok fazla hasım olacak!

Irak ve Suriye’de IŞİD Sonu Senaryolar!

Irak ve Suriye’de IŞİD Sonu Senaryolar!

Prof. Dr. Celalettin Yavuz

Irak ve Suriye’de IŞİD’in sonu yaklaşırken bu iki ülkede ve bölgede “yeniden istikrar” diye düşünenler pek heveslenmemelidir. Zira bölge dışı ülkelerden ABD ve Rusya, bölge ülkelerinden İran, Suudi Arabistan ve İsrail de kendi senaryolarını sahne sürmeye başladılar. Dolayısıyla Irak ve Suriye’de IŞİD sonrasının geleceği bulanık…

Bu bulanıklığa giden en belirgin gelişmelerden biri Barzani’nin Irak Kürt bölgesinde yaptırttığı “Bağımsızlık referandumu” idi. ABD ve Rusya dahil pek çok ülkenin “Zamanı değil!” diyerek “Hayır!” demediği, hatta zımnen yeşil ışık yaktığı referandum gerçekleşti. Ancak “zamanlaması” İspanya’daki Katalonya bağımsızlık referandumuyla neredeyse aynı dönemde çakışınca AB’nin devleri “çifte standard” olmasın diye Barzani’ye de tıpkı Katalonya gibi “Hayır!” dedi.

Irak’ta peşmerge-merkezi hükümet arasındaki anlaşmazlık şimdilik hükümet lehinde çözülmüş gibi görünmektedir. Ancak şu ana kadar bir uzlaşma ve Barzani’den “Referandum” sonucundan geri dönüş emaresi görülmemiştir.

Ancak Kerkük dâhil, bölgede PKK terör örgütü varlığını sürdürmektedir. Üstelik bazı ağır silahlar da peşmergeden intikal etmiştir. Barzani’ye “PKK konusunda güvenmeyin!” diyenler bir kez daha haklı çıkmış oldu.

Kerkük’ün statüsü ve Türkmenlerin geleceğiyle ilgili konular ihmal edilmeyecek kadar önemlidir. Telafer yönünde yeni bir sınır kapısı açılması da Türkmenlerin geleceği açısından önemlidir.

İran yanlısı Haşdi Şabi’nin bilhassa Kerkük olmak üzere Irak kuzeyindeki yapılanmasının olası etkileri izlenmesi ve Türkmenler ile Türkiye aleyhinde olabilecek olası negatif gelişmeler diplomasiyle önlenmelidir.

IKBY bölgesinde uzun bir süredir zamanı geçen ve referandum sonrası 6 Kasım’da yapılacağı bildirilen seçimlerin ertelendiği 22 Ekim’de ilan edildi. IKBY şu an kaynıyor. Ama Barzani henüz referandum sonucundan çark etmiş değil!

   Irak’ta asıl ilginç gelişme Rus Rosneft şirketi ile IKBY’nin petrol boru hattı üzerindeki anlaşmadır. Henüz pek dillendirilmeyen bu gelişme, aslında Rusya Devlet Başkanı 10-12 gün önce Türkiye’ye geldiğinde Kürt referandumu hakkındaki düşünceleri sorulduğunda verdiği “Bu konuda Dışişleri Bakanlığımızın açıklaması dikkate alınmalıdır!” şeklindeki kaçamak cevabından anlaşılmaktaydı. Rusya, Irak’ta “saman altından su yürüten” bir başka bölge dışı güç olduğunu bir kez daha göstermiş oldu.

Suriye’de taş taş üstünde kalmadan da olsa Rakka’nın ABD güdümündeki PKK/YPG’li SDG tarafından alınmasından sonra IŞİD’in neredeyse son sığınağı olan Deyri Zor bölgesi hedef seçildi. Suriye’deki petrol-doğalgaz kaynaklarının önemli bir kısmını barındıran bölgenin kimin elinde kalacağı konusunda ABD ve Rusya karşı karşıya gelebilir.

Rusya, bu tehlikeyi görerek, Suriye’nin yeniden şekillenmesi konusunda inisiyatif almak istemekte ve bu maksatla da Putin, ‘Suriye Halkları Kongresi” adı altında bir oluşumun kurulmasını önermektedir.

Putin ayrıca bu kongrede, “Suriye’de çatışmasızlık bölgelerini kuran ve silahların susmasını sağlayan garantör ülkeler”in birinci rolde olmasında ısrarcıdır. Yani Rusya, İran ve Türkiye! Keza bölgedeki S. Arabistan ve Mısır gibi ülkelerin de bu garantörlere katılımıyla kongrenin daha iyi işleyeceği kanaatindedir. Rusya’nın bu önerisine şu ana kadar ABD’den herhangi bir karşılık verilmedi.

YPG’nin Rakka’nın ele geçirilmesinden sonra şehrin merkezine Öcalan posteri asmasıyla Türkiye-ABD ilişkileri bir basamak daha gerildi.

Son Söz: Yukarıda özetlenenleri arttırmak mümkündür. Anlaşılan o ki, IŞİD sonrası Suriye ve Irak’ta danaların kuyruğu kopmaya devam edecektir. Aman dikkat ve diplomasi…

Irak Türkleri ‘Yeter Artık!’ Diyor

Irak Türkleri ‘Yeter Artık!’ Diyor

Prof. Dr. Celalettin Yavuz

   1 Ekim 2017 Pazar günü Ankara’da Türkmeneli Dernekleri Federasyonu Başkanlığı tarafından “Irak’ta Kürt Referandumu Sonrası Türkmenler İçin Neler Yapılmalı, Nasıl Yapılmalı?” başlıklı bir toplantı düzenlendi. Toplantıya ağırlıklı olarak Ankara’dakiler olmak üzere, Irak Türklerinin STK başkan ve temsilcileri, Ankara’daki Türkmen diasporası mensupları ve Türk milliyetçiliğini ilke olarak benimsemiş çok az sayıdaki STK temsilcileri katıldı. 2006 yılından beri Aydın Beyatlı’nın düzenlediği her etkinliğe katılan ve Irak Türkmenleri konusundaki çalışmalarım sebebiyle şahsıma “özel” yapılan çağrı üzerine ben de bu anlamlı toplantıya katıldım. Türkmenler harıl harıl çıkış arıyorlar. Nasıl mı, görelim:

   Türkmeneli Dernekleri Federasyonu, Barzani’nin referandumu sonrası şu etkinlikleri yapmış:

   – İstanbul ve Ankara’da mitingler ve yürüyüşler düzenlendi.

   – Türkiye’de konuyla ilgili akademisyenler, tüm köşe yazarları, Tv yorumcuları Ankara’da bir otelde bir araya getirilerek, Irak Türkleri hakkında bilgi verildi.

   – Referandum sonrası muhtemel Türkmen göçleri konusunda ön çalışmalar yapıldı. Sosyal ve sağlık konuları ağırlıklı bu alışma kapsamında 46 hekim görev yapacak şekilde belirlendi.

   – Basınla mülakatta Irak Türklerinin “Tek ses, tek bilek, tek yürek” şeklinde bir araya geldiği bilgisi verildi.

   – Federasyona ait 27 dernek başkanlıkları bir araya getirilerek, ortak basın açıklamasıyla dünya kamuoyuna Irak Türklerinin sıkıntıları duyurulmaya çalışıldı.

   – Azerbaycan ve KKTC devlet başkanlarına müracaatla, Irak Türklerinin sorunlarını anlatmak için randevu talebi yapıldı. Azerbaycan Ankara Büyükelçiliği pozitif bir sonuç bildirdi.

Irak’ın toprak bütünlüğünü savunan yegâne kesim olduklarını ve bu sebeple yeni seçimlerden sonra Irak Cumhurbaşkanının Türkmen olması gerektiğini ileri süren Irak Türkleri için şu konularda çalışmalara yapılarak, Irak’taki hayat mücadeleleri desteklenebilir:

  1. Irak Türklerinin selameti için Irak Merkezi Hükümeti’nin muhatap alınmalıdır.
  2. Habur’a alternatif Ovaköy sınır kapısı Türkmenlerin gözetiminde hizmete girmelidir.
  3. Türkiye’de yükseköğrenim gören Irak Türklerine tatil dönemlerinde çeşitli STK’lar (TOBB, Türk Ocakları, Ülkü Ocakları vb) Türk kültürü ve benliği hakkında eğitim verilmesi, aynı gençlere kısa süreli “kendini koruyabilecek” derecede yakın döğüş ve silah kullanma eğitimlerinin verilip verilemeyeceği incelenmelidir.
  4. Irak Türkleri arasında geçmişte olduğu gibi yeni liderler ve kanaat önderlerinin çıkmasına yardımcı olmak maksadıyla evvelce Özel Kuvvetler vasıtasıyla yürütülen (Seferberlik Tetkik Dairesi marifetli) bir sistemin iyileştirilerek yürürlüğe konulması dikkate alınmalıdır.
  5. Irak Türklerinin Türkiye’deki en üst düzeydeki STK yöneticilerinin belirli periyotlarla bizzat cumhurbaşkanı tarafından kabul görüp görüşlerinin alınması sağlanmalıdır.
  6. Irak Türklerinin Türkiye’nin garantörlüğü altına alınması düşünülmelidir.
  7. Irak Türkmenlerinin bir meclis kurmaları ve toplantı yeri tahsisi düşünülmelidir.
  8. İstanbul, Ankara, Adana, Konya vb büyük kentlerde “Irak Türkmenleri ve Kerkük” başlıklı geniş katılımlı mitingler yapılarak dünya kamuoyuna duyurulmalıdır.

   ı. Kerkük’te havaalanının açılması ve Başkonsolosluğu’nun açılması, IKBY’ye yurtdışından gelen devlet adamlarının Kerkük’te karşılanmasının sağlanması dikkate alınmalıdır.

  1. Telafer ve Tuzhurmatı’nın il yapılması konusunda destek verilmelidir.
  2. Bölgeyle ilgili yarı resmi düşünce kuruluşu ORSAM’a Irak Türkleri ve Ortadoğu konusunda “Milli çıkarları” gözeten “Güvenlik Politikası” alanında uzman (emekli asker ve akademisyen) birinin danışman kadrosuna alınması sağlanmalıdır.

   Son Söz: Irak Kürtlerinin tartışmalı referandumu, Kerkük-Telafer-Tuzhurmatu gibi kentlerde yoğun olarak yaşayan Irak Türklerinin can ve mal güvenliğinin garanti altına alınması için fırsattır. Kerkük’te başlayacak savunmamız için Türkmen istekleri dikkate alınmalıdır!

Irak Kürtlerinin Bağımsızlık İçin Referandum Kararı

Irak Kürtlerinin Bağımsızlık İçin Referandum Kararı

Prof. Dr. Celalettin Yavuz

Geçen hafta Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Barzani, IKBY Parlamentosu’nun siyasi parti temsilcileriyle Salahaddin’de toplandı. Bağımsızlık referandumunun 25 Eylül, milletvekili seçimlerinin 6 Kasım 2017’de yapılmasına karar verildi. Irak Türkmen Cephesi’nin tepki gösterdiği bu girişime, IKBY’de muhalefetin başını çeken Goran (Değişim) Hareketi ve İslami Toplum Partisinden (Komela) katılmadı. Beklenenin aksine, Türkiye dahil bölge ülkeleri beklerken, Barzani’nin bu çıkışına önce Almanya ve ardından da ABD tepki gösterdi.

   Bu çıkışa ilk tepkiyi veren Almanya’nın Dışişleri Bakanı Gabriel, “Irak’ın birliğini tehlikeye düşürmek, hatta devlet sınırlarını yeniden çizmek istemek doğru yol değildir. Bu, Erbil ve aynı zamanda Bağdat’taki zaten zor ve istikrarsız durumu daha da arttırır!” ifadelerini kullandı.

   Almanya’nın ardından ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Nauert da bu konuda “Birleşik, demokratik ve federal Irak’ı savunuyoruz. Irak Kürdistan halkının meşru emellerini anlıyor ve takdir ediyoruz. Kürdistan yöneticileriyle görüşmelerimizde bağlayıcı olmayan bir karar dahi olsa şu anda referandum yapmanın meseleyi acil yanıt bekleyen önceliklerden uzaklaştıracağına yönelik kaygılarımızı ilettik!” şeklinde ABD’nin beklentisini açıkladı.

   Almanya ve ABD’nin ardından Türkiye de bu habere tepki koydu. Bizzat Başbakan Yıldırım tarafından “Bizim görüşümüz çok açık ve nettir. Biz, Irak’ın toprak bütünlüğünü istiyoruz. Bütün Iraklıların bir arada, bir devlet olarak yaşamasını istiyoruz. Dolayısıyla bölgemizde yeterince sorun var. Yeni bir sorun alanı oluşturulmasının doğru olmadığını düşünüyoruz. Bu kararın da sorumsuzca verilmiş bir karar olduğunu düşünüyoruz!” şeklinde açıklama yapıldı.

   Türkiye’den bir gün sonra da İran’dan konu hakkında açıklama geldi. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi, “İran’ın bu konuda sergilediği açık tavrı Irak’ın toprak bütünlüğüyle ulusal birliğinin korunmasını desteklemektir” ifadeleriyle konuşmasını, “İstikrarlı, birleşik ve özgür bir Irak bu ülkedeki farklı etniklerle mezheplerin menfaatini temin edecektir. Günümüzde Irakın böylesi bir ulusal dayanışmaya her zamandan daha fazla ihtiyacı var. Böylece Erbil ile Bağdat arasındaki anlaşmazlıklar kanunlar çerçevesinde yapılan görüşmeler vasıtasıyla çözülmelidir!” şeklinde sürdürdü.

   Barzani’nin çıkışına 3-4 gün gecikmeyle Irak Merkezi Hükümeti’nden ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı İyad Allavi tarafından da cevap verildi. Allavi, “Bu konunun zamanı değil. Kürtleri ayrılmaya itmemeliyiz!” şeklinde konuştu.

   Katar krizi sebebiyle şu sıra fazlaca konuşulmayan bu konu, daha önce Türkiye’de sık tartışılmıştı. Hatta PKK terör örgütü ile “açılım” ve “Çözüm Süreci” projeleri sırasında bu bağımsızlığı destekleyen çoğu iktidar yanlısı kişiler pek de az değildi. Bunlar “Bir koyup, üç alma” beklentisi içindeki bezirgan ruhlu yardakçılardı.

   Bazıları ise “Barzani böyle bir işe girerse, denize çıkışı olmayan, Türkiye-Irak-Suriye ile çevrilmiş bir coğrafyada bir devletin yaşayamayacağını görmek mecburiyetindedir!” diyerek, daha kafadan bu ihtimali siliyorlardı! Yani tam bir gaflet ve aymazlık!

   Barzani’nin bölgede tabii bir müttefiki var: İsrail! İsrail’in yer aldığı bir ittifaka istemese bile ABD ve bir ölçüde AB, her zaman destek verir.

   Barzani’nin düşündüğü devlet her ne kadar Türkiye, İran, Irak ve bir ölçüde Suriye istemediği sürece varlığını sürdürmekte zorlanırsa da, ihmale de gelmez. Hele de Suriye’nin kuzeyine yayılan PKK terör örgütünün Suriye uzantısı PYD-YPG’nin ABD’yle birlikte Rakka’ya yürüdüğü düşünülürse!

   Bundan sonrası PYD-YPG’ye Suriye’nin kuzeyinde en azından özerkliktir. Bu gerçekleşirse Barzani’nin petrolü Türkiye ve İran’a girmeden Suriye kuzeyinden denize ulaşabilir ve yeni kurulacak devlete nefes borusu olabilir.

   Son Söz: Barzani, her vesileyle caydırılmalıdır. Mümkünse bunu bölge ülkeleri bir araya gelerek yapmalıdır. Maceranın sonucu kimsenin yararına değildir!

Katar Üzerinden Savaş Çığırtkanlığı!

Katar Üzerinden Savaş Çığırtkanlığı!

Prof. Dr. Celalettin Yavuz

Türkiye’nin bölgesinde, kendisinden habersiz oyun kurulamayacağını iddia edenler var. Onlara göre sadece Türkiye bu oyunları bozarmış. Söyleyenler kahvede, sokakta, kırda bayırdaki insanlar da değil. Tv’lerde yorumcu, hatta moderatörler. Katar Krizi çıktıktan sonra Tv kanallarında bir kez daha yaşadık. Bitişiğimiz Suriye’de, hemen doğusunda Irak kuzeyinde, Arap Baharı ile pek çok İslam ülkesinde oyunlar oynandı ve sanki o oyunları bozabildik! Keşke bozabilseydik. Şimdi de “Türkiye istemeden olmaz!” diye kendimizi kandırıyoruz.

   “Katar krizi ile 3. Dünya Harbi’nin kıvılcımı çakılıyor!” diyecek kadar da pervasızlıktalar. Pervasızlığa ilaveten konuyu “sıradanlaştırmaları” anlaşılır gibi olmadığı gibi, çok da tehlikeli.

   Şurası muhakkak ki: Savaşları çıkartanlar sanıldığı gibi askerler (komutanlar) değil, komutanlığa veya askerliğe hevesli cahil siyasetçilerdir! Muhtemelen bu hercai karakterli siyasetçilerin danışmanları da savaşın ne olduğunu bilemeyen cüce akıllılardır!

   Bu savaş meraklıları sadece Türkiye’ye has değil. Rusya Devlet Başkanı Putin’e de “Rusya ile ABD arasında savaş çıkarsa ABD bu savaşı kazanabilir mi?” şeklinde bir soru yöneltilmiş.

   Neyse ki Rus Devlet Başkanı Putin, bu zevzekçe soruya sağduyulu şu cevabı vermiş: “Soğuk savaş, sıcak savaşa dönüşürse bundan zaferle çıkan taraf olacağını düşünmüyorum. Bence olası böyle bir savaştan kimse sağ çıkmaz!”

   Putin’le aynı fikirdeyim ve “3. Dünya Harbi çıkıyor!” diyen savaş çığırtkanlarına kızıyorum! Çünkü bu zavallı beyinler savaşın, bilgisayar veya cep telefonunda oynanan oyun olmadığının farkında değiller! Gözlerimizin önündeki Suriye’yi ve Suriyelileri bile göremiyorlar!

Katar Üzerinden Türkiye mi Hedef?

   Katar krizinin doğrudan Türkiye’yi ve “dünya lideri” Erdoğan’ı hedef aldığını ileri süren falcı stratejistler de var. İktidar yanlısı ekranlarda milletin aklını akıl almaz komplo teorileriyle meşgul ediyorlar. Hiç biri Strateji, Güvenlik Politikaları, İstihbarat, Dış Politika vb konularda sorumlu görevde bulunmadıkları gibi, bazılarının bu konularda eğitimi bile yok.

   Adeta “koro ağızlı” bu yorumcular aslında devleti yönetenlere, dolayısıyla milli çıkarlara ve devlete verdikleri zarardan bihaberler. Görüyorlarsa bile umursadıkları yok! Genellikle “aynı lisanı” konuşan bu koronun aralarında bu konular üzerinde sorumlu mevkilerde çalışmış (diplomat, asker kökenli vb) bir uzmanın bulunmamasına dayanabilenleri de anlayabilmek mümkün değil. Milleti paranoya edecek bu yanlış kişilere “Dur!” denilmesi gerekli.

   İktidara yakın olduğu imasını veren bu muhteremler, üstü kapalı Katar üzerinden Türkiye’ye döviz akıtıldığını (kara para), bunu önlemek için de Türkiye’nin hedef olduğunda ısrarcılar.

   Katar, ABD’nin en büyük üssünün bulunduğu Körfez ülkesidir. Suudi Arabistan’dan sonra en yakın olduğu “zengin” ülke! 11.000 civarında askeri, uçakları vb dikkate alındığında ABD, Katar’a “Dur!” dese, Katar’ın kıpırdayacak hali kalmaz. Bunu nasıl göremezler?

   Körfez Ülkeleri genelde Suudi Arabistan’ın gözünün içine bakarlar. Perde arkasında ise patron ABD’dir. Trump’ın, Obama’nın aksine İran politikasını sertleştirmesi, Suudilerin ve İsrail’in hoşuna gitti. Katar’ın hareketli Şeyhine, Suudiler ve İsrail’in istediği gibi hareket etmeyince, eski mekteplerde bazı hocaların yaramaz çocuklara yaptığı gibi “değnek” gösterildi!

   Konuyu BM’ye taşıyan Mısır, Katar’ın Irak’ta kaçırılan kraliyet ailesi için teröristlere 1 milyar dolarlık fidyeyi Katar’ın ödediğinde ısrarcı. Mısır’a göre bu olay teröre açık bir destektir.

   Katar’ın HAMAS ve Müslüman Kardeşlere sempati beslediği sır değil. Zaten Türkiye ile bu konularda örtüşüyor. Ama İran’la mezhep ve politika konularında doku uyuşmazlığı açık. Bu konuda İsrail’e karşı Hizbullah’a verdiği destek var. Ama Esad rejiminin ise karşısında.

   Son Söz: Katar olayı biraz hanedan ve biraz da Körfez’in abisinin otoriter yanını gösterme çabası. ABD de ortalığı düzelterek bölgenin patronu imajını güçlendirecek. Yarın Körfez’in hanedan mensupları birbirine sarılıp barışır. Bize düşen itidal ve arabuluculuktur. Katar şeyhini koruyalım derken, bu oyunda Suriye’deki durumdan da beteriyle karşılaşabiliriz.

Neden İslami Radikalizm?

Neden İslami Radikalizm?

Prof. Dr. Celalettin Yavuz

   Tüm dünya radikalleşmenin endişesi içerisindedir. Daha yenilerde Manchester’de çoğu çocuk 22 insan katledildi, 60’tan fazla yaralı var. IŞİD terör örgütünün üstlendiği saldırının canlı bombası, Libya asıllı 21 yaşlarında bir genç! Bu olaydan iki gün sonra Mısır’da bir başka “İslamiyeti” kullananlar 29 insanı katlettiler. Bunu Bağdat’taki 2 olay ve Afganistan’ın başkenti Kabil’deki iğrenç saldırı izledi. 80 kişinin katili, 360 kişiyi yaralayanlar ne yazık ki İslami ritüelleri kullanan teröristler. Neden radikalleşme, neden özellikle “İslami” radikalizm?

   Aslında radikalleşmenin tanımı üzerinde dünya çapında bir uzlaşma mevcut değildir. Radikalleşme İslam milletleri içerisinde olabildiği gibi, diğer dinler içerisinde de olabilmektedir. Sünniler içerisinde olabildiği gibi, Şiiler içerisinde olabilmektedir. O halde radikalleşmenin aslında bir sonuç olduğu söylenebilir. Yani radikalleşme sonucu terör artıyorsa, önce radikalleşmenin sebepleri ortaya çıkarılmalı ve giderilmelidir.

   Radikalleşme sebebiyle Orta Doğu’da neredeyse hiçbir ülke güven içerisinde değildir. Hatta küresel bağlamda da aynı endişelerin olduğu görülebilmektedir.

   Türkiye’de özellikle İslami rütüelli terör örgütleri üzerinde çalışan ve “İlahiyat” konusunda uzmanlaşmış akademisyenler, aslında bu radikal terör örgütlerinin de diğer terör örgütlerinden farksız bir şekilde, “kendisini ifade edecek bir ideolojiye dayandıklarını” ileri sürmektedirler.

   Özellikle İslami radikalleşmenin Orta Doğu’ya has bir yapı olduğundan hareketle, Orta Doğu’da ideolojik kökenli radikalleşmenin varlığına dikkat çekilmektedir.

   Burada dikkat çeken önemli bir nokta; terör örgütlerinin pek çoğu dini, ideolojilerinin bir arka planı, bir gerekçesi gibi gösterirken, bazılarının ise neden dini kullanmadığıdır.

   Orta Doğu’da son yıllarda hâkim olan en temel terör ideolojisini el-Kaide oluşturmaktadır. Daha sonra IŞİD vb türevleri devam etti. O halde el-Kaide’yi anlayamadan “İslami radikal” örgütleriyle mücadelede başarı beklemek hayaldir.

   Orta Doğu’da evvelce ve uzun bir süre Şii odaklı terör örgütleri hüküm sürerken, ilk kez el-Kaide ile birlikte Sünni odaklı bir terör örgütü ortaya çıktı. Orta Doğu’da İhvan hareketi (Müslüman Kardeşler) her ne kadar bazı ülkelerce terör örgütü gibi gösterilse de, onlardan daha farklı ve daha tehlikeli olan “Cihadi Selefilik” mevcuttur. Bu terimi ilk kez Ürdün’de yaşayan, el-Kaide ideologlarından Muhammed el-Makdusi kullanmıştır.

   Cihadi Selefilik’te; karşıdakileri düşman olarak daha farklı bir algılama mevcuttur. Yani kâfir, müşrik vb şekilde. Düşmanla masaya oturup anlaşma yapmak mümkündür. Ama kâfir, müşrik vb ile oturup anlaşma yapılmaz!

   El-Kaide’nin itikadi ideolojisi hangi vasıtalarla yayılmakta, hangi ideologlar tarafından beslenmekte, hangi örgütler tarafından kollanmaktadır, bunlar önemlidir. Çünkü şu an için en tehlikeli “İslami” radikal örgüt olan IŞİD’i yenmek mümkündür ama benzeri örgütler Orta Doğu’dan çıkmaya devam edecektir.

   Bu şekilde türevleriyle devam edecek radikal örgütlerle mücadelede mutlak gerekli olsa da, sadece askeri önlemlerle kati başarı sağlamak da mümkün değildir. Müridleştirme şeklinde eleman devşiren, internet gibi gelişmiş teknolojileri alabildiğine iyi kullanabilen aşırılarla mücadelede artık tek devletin, hatta bölge ülkelerinin bile mücadelesi yeterli değildir. Mutlaka küresel bağlamda bir mücadele esastır. 24-25 Mayıs 2017 tarihli NATO ve 26 Mayıs tarihli G-7 zirvesinde bu yönde bir karar alınmış olmasını umuyoruz.

   Yani ABD’nin tüm dünyayı dinleyen-izleyen NSA’nın radikal örgütlerle ilgili istihbaratı “güvenilir” her ülkeyle paylaşması lazım. İnternet ortamında izleme yapan Alman istihbarat örgütü BND’nin, İngiltere’nin MI6’nın, Rus FSB’nin aynı ortak zeminde bir araya gelerek, istihbarat paylaşımını yapması şart oldu.

   Son Söz: Radikalleşmenin bir “sonuç” olduğundan hareketle, “Arap Baharı, BOP vb” suni planlarla milletlerde buhran yaratan, devletleri söndüren yanlışlardan da dönülmelidir.

ORTADOĞU DAHA DA KARIŞIYOR!

ORTADOĞU DAHA DA KARIŞIYOR!

Prof. Dr. Celalettin Yavuz

   ABD Başkanı Trump, 90 günlük başkanlık süresi dolmadan “kahraman” olmayı düşündü. Suriye’ye füze harekâtı sonrası “güzel bebeklerin babalarının kucağında öldüğünü gördükten sonra” emri verdiğini söyleyen Trump, Esad rejimi ve rejimin lideri Esad’ı hedef aldı. Esad için “O bir hayvan!” diyen Trump, daha önceki ABD başkanlarının kullanmadığı bir sokak diline sahip. Bu arada Beyaz Saray da kimyasal katliamda sarin gazı kullanıldığını resmen duyurdu. Zaten Türkiye’de de Sağlık Bakanı Recep Akdağ da İdlib’ten Reyhanlı’da hastaneye yetiştirilen yaralılar ve ölenler üzerinde sarin gazı bulunduğunu 11 Nisan’da bir kez daha duyurmuştu.

   Suriye sebebiyle ABD-Rusya ilişkileri bir kez daha gerildi. Sarin gazı saldırısında Esad’ın yanında “yapmamıştır” diye yer alan Rusya Devlet Başkanı Putin, bu olayın bir “düzmece” olduğunu, ünlü Rus yazarları İlfa ile Petrov’un “Sıkıcı oldunuz kızlar – Biz hepimiz bunu daha önce görmüştük!” şeklindeki sözleriyle iddia etti.

   Bu iddia ile yetinmeyen Putin, ABD’nin Suriye’nin başkenti Şam’a da bir harekât hazırlığı içerisinde bulunduğunu da ileri sürdü. Hatta bu iddianın ardından Rusya’ya ait bazı askeri birlikler Şam’ın kuzeydoğusundaki hava üssü Dumayr’da konuşlanmaya başlamış.

   Burada akla gelen soru şudur: Acaba Putin hala Trump yönetimi içindeki “köstebek”ten mi bu bilgileri alıyor, yoksa ABD’nin Şam harekâtı için sürdürülen hazırlıklar göstere göstere mi yapılıyor? Putin’in iddiasından başka emareler olmadığına göre, demek ki Putin’in Trump yönetimi içindeki casusu (veya casusuları) hala iş başında olmalı…

   Bu iddialar Putin için normaldir. Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtı sırasında el-Bab bölgesinde 2 kez “faili meçhul” hava taarruzuyla 7-8 şehit vermiştik. Uçakların tipi belliydi ve Rus yapımıydı. Ama Rusya da, Esad rejimi de “Ben yapmadım!” demişlerdi.

   İran Cumhurbaşkanı Ruhani hem nalına, hem mıhına vurdu: Suriye’de Esad rejiminin kimyasal silah saldırısı sonrası ABD’nin Suriye hava üssünü vurması konusunda “ABD’nin Suriye’ye saldırısı yanlıştı. Bu ilk defa gerçekleşti. Tekrarı çok tehlikeli sonuçlara yol açabilir!” derken, Esad’a da dokundu. Ruhani, “Suriye’de kimyasal silah kullanılması ve İran’ın Esad’ı desteklemesi dünyadaki hassasiyeti artırdı. İran’ın Suriye politikasını değiştirmesi düşünülüyor mu?”  şeklindeki bir soruya “Batı teröristlere destek vermeye son vermelidir. Elbette Suriye devletinde reformlar yapılması da gerekmektedir!” dedi.

   İran Savunma Bakanı Hüseyin Dehkan da Cumhurbaşkanı Ruhani ile aynı saatlerde ABD’nin uluslararası kanunlara aykırı davrandığını dile ifadeyle “Amerikalılar Suriye’ye tekrar saldırmaları durumunda bunu ağır ödeyecekler. Bilmelidirler ki, saldırıları cevapsız kalmayacaktır!” şeklinde bir açıklama yaptı.

   İran bu açıklamayı yaparken tabii ki yalnız değildi. Rusya ile dirsek temasında ve karşılıklı görüşmelerden sonra böyle hareket etti.

   Bu arada aslında Amerikan düşmanlığı ve İran’la yakınlığı bilinen Irak’taki Şiilerin liderlerinden Mukteda El Sadr da Esad’a istifa çağrısı yaptı. Sadr, “Hak ve adalet anlayışıma göre Esad, ülkesi ve milletini seviyorsa istifa etmeli. Ancak böyle çok daha büyük bir savaş ve terör önlenebilir. Görevinden ayrılarak yerini Suriye toplumunda saygın ve etkin, halk tarafından sevilen birine devretmeli!” diyerek, Esad’a sırtını dönenler arasına girdi.

   İran demişken Ahmedinecad gene piyasada. İran-ABD ve İran-İsrail, İran-AB geriliminin uzun bir aradan sonra tavan yaptığı dönemin baş aktörüydü Ahmedinecad, Hatemi’den  sonra 2 dönem peşpeşe İran cumhurbaşkanı seçilmiş ve bu dönemde “İsrail’i haritadan kazıyacağız!” sözleriyle şimşekleri üzerine çekmişti.

   Hatta İran, nükleer silah ürettiği kuşkusuyla tarihini en ağır yaptırımlarına bu dönemde uğramıştı. Rusya bile İran’a destek çıkmamış, BM’deki “İran’a yaptırım” kararlarına uymuş, parası bile ödenen S-300 hava savunma füzelerini İran’a teslim etmemişti. Ahmedinecad gene sahnede. Hem de İran Ruhani Lideri Hamaney’e rağmen Cumhurbaşkanı adayı!

   Son Söz: Ahmedinecad’ın adı bile bölgenin karışacağının açık göstergesi. İnşallah seçilmez!

Terörü tasfiyede Dış Siyasi Destek Gerekli

Terörü tasfiyede Dış Siyasi Destek Gerekli

Prof. Dr. Celalettin Yavuz

Hafta sonu PKK terör örgütü yandaşları İsviçre’nin başkenti Bern’de miting düzenleyerek Türkiye’nin Cumhurbaşkanını hedef gösteren pankartlar açtı. Bunun üzerine Ankara dışında olan İsviçre’nin İsviçre’nin Ankara Büyükelçisi Haffner Dışişleri Bakanlığı’na davet edilerek “üzüntülerimiz” bildirilmiş. Bu olay kabul edilecek gibi olmadığı gibi, verilen tepkiyle Türkiye’ye diplomaside vurulan darbeyi hafifletmek de mümkün değildir.

   Bu olayı yaşayınca, bu sütunda “Terörle Mücadele” konusunda iktidarı defalarca uyardığımı hatırladım. Bir kez daha uyarma ihtiyacını duydum. Çünkü Türkiye ne Suriye, Irak, İran ve Yunanistan gibi komşulardan, ne AB ülkelerinden, ne de ABD ve Rusya gibi ülkelerden terörle mücadele konusunda yeterli siyasi desteği alamamaktadır. Yurtiçinde kamuoyunun hoşuna gitse de, bu ülkelere basın üzerinden yüklenerek, bağırıp çağırarak siyasi desteği almak mümkün değildir. Acaba terörle mücadeleyi doğru yapıyor muyuz? Bunun için terörle mücadelenin nasıl yapılması gerektiğini hatırlayalım:

  1. Önce terörün tespit ve teşhisi esastır.
  2. Silahlı mücadeleyi sonuna kadar sürdürürken, halkın can ve mal güvenliğini asla teröristlere terk etmemek.
  3. Terör örgütünün yurt içi ve yurt dışında;

        (1) Barınma ve destek bulma imkânlarını izole etmek

        (2) Maddi kaynaklarını ortadan kaldırmak

        (3) Silah temin yollarını kesmek

        (4) Militan devşirmesinin önüne geçmek.

   ç. Terör örgütünün basın-yayın yoluyla propagandasını önlemek

  1. Teröristlerin yurt içinde kök saldığı yerlerin (halkın) sosyolojik (eğitim, sağlık, ekonomi, ikna vb) yolla rehabilitasyonu.

   Tüm bunların gerçekleştirilebilmesi maksadıyla;

  1. Yurt içinde kutuplaşmayı asgariye indirerek, terörle mücadelenin topyekün bir mücadele olduğunu unutmamak, muhalefeti de bu mücadeleye ortak etmek
  2. Çok güçlü ve isabetli istihbarat
  3. Yönetimin terörle mücadele kararlılığı
  4. Terörün yardım ve destek bulabildiği ülkeler başta olmak üzere, diğer ülkelerle ve istihbarat birimleriyle mutlak işbirliği
  5. Devletin terörle silahlı mücadele edecek birimlerinin bu işe uygun eğitim ve tecrübeye sahip olacak şekilde istihbarat sistemi, cihaz, silah ve keşif vasıtalarıyla donatılıp desteklenmesi.
  6. Terör elebaşısı/elebaşılarını etkisizleştirmek.

   PKK, IŞİD ve FETÖ terör örgütleriyle mücadelede ne yazık ki, yukarıda açıklanan “Terörle Mücadele Esasları”nın çoğunu uygulamıyoruz. Özellikle küresel/yarı küresel özellikteki bu terör örgütleriyle mücadelede diğer ülkelerle işbirliği ve istihbarat eldesi (siyasi destek) çok önemli iken, bu destekleri artık en azından yeteri kadar alamadığımız anlaşılmaktadır.

   AKP iktidarı, oya tahvil edilecek popülist politikayı artık terk etmeli, terörizmle mücadeleye ciddi olarak eğilmelidir. Bunun ilk aşamasında milletin kutuplaşmasına son vermek, terörle mücadeleye destek olacak dost ülke sayısını arttırmak, hatta düşman ülke bırakmamaktır.

   “Teröristlerin ellerinde dost bildiğimiz ülkelerin silahları var!” diye popülist söylemin yararı değil, zararı vardır. Bunun anlamı devletin yurtdışında hiçbir itibarının olmadığıdır. Çünkü teröristlerin kullandığı silahlar çoğunluğu ABD ile Rusya yapımı olmak üzere Çek, Alman, Fransız, İngiliz patentlidir.

   Son Söz: Ülkeler ve yöneticilerinden dost olmaz. Ancak ortak çıkar alanlarında müttefik olur. Referandum sonrası