Tüm yazıları Murat Gedik

Türkmeneli Sınavı

Türkmeneli Sınavı

Murat Gedik

Yine milletçe sınıfta kaldık. Milli birlik denen kutlu anlayışın milletimiz arasında nasıl bir erozyona uğradığını tekrar gördük. Hem de öyle bir gördük ki, sadece Türkmen diye anılan Türkler değil, bütün Türk milleti ve onun nabzı ve umudu olan Türkiye’nin geleceği göz göre göre tehlikeye atıldı.

Özetle Türkmeneli deyince akla doğrudan Irak’ın kuzeyi gelir. Kerkük, Musul, Telafer gibi yerleşim yerleri gelir, yani sınırın öbür tarafı olan kadim Türk toprakları. 3 milyon Türkmen’den bahsedilir. Gerçi ayrışma zaten önce Türk denirken Türkmen sıfatını layık görerek başladı ya. Biz de alışa geldiği için Türkmen demeye devam edelim.

Saddam devrildikten sonra Türkmenler bu sefer de Barzani gibi karışık evveliyatı çok iyi bilinen birinin yönetimi altında kaldı. Tarihte Türk ile sorunu olan, Anadolu’nun bölünmemezliği için şehit düşen vatan evladlarının kanlarında parmağı olan Barzani.

Devlet’i bitirdik bu konuda, adeta ayaklar altına aldırdık. Tıpkı açılım ihanetinde olduğu gibi, ihanetleri yerine getirmekten çekinmedik. Barzani denen adamı devlet büyüğü gibi karşıladık, sözde bayrağını Türkiye’de dalgalandırdık, açlıktan ölürken ona has imkanlar sunarak hayat verdik. Uyarılara kulak verilmedi. Bu bir tehlikedir dendi, kulaklar tıkandı vs… üç maymunu oynadık. Çünkü menfaat her şeyin üstünde gelir anlayışı hakim. Barzani bağımsızlık referandumu derken biraz esdik gürledik, hatta büyük laflar ettik, adam referandumu yaptı cuk diye yerimize oturtulduk. Bizim yöneticilerimiz ise söyledikleri ile bir birilerini inkar ettiler. Referandum sonrası Irak’ın kuzeyinden tehditler devam etti ve biz sadece hamasi laflar ürettik. Kaç bin yıllık bir Türk devleti bir çapulcuya gereken cevabı veremedi. Allah’tan umut kesilmez, bakalım bundan sonra ne olacak?

Vatandaş mı? Onun da devlet yöneticilerinden farkı yok. Gazze için hep ağıt yakanlar, Gazze mi yakın, Türkmeneli mi yakın daha onu bile bilmezler. Türkmen diye adlandırılan topluluk Türk’tür ve bunun %99 üstü de müslüman, hani ölçü müslümanlık ya, yine bu konuda da sus pus. Bir de Gazze’yi işgal eden bir devlet, Türkmeneli’ni işgal eden ise bir çapulcu. Bir devleti dize getirmek mi kolay, bir çapulcuyu mu? Buna dahi cevap veremiyor.

Bir de Türk dünyası adına toplantılar düzenleyen kuruluşlar, hem Türkiye’de, hem Hollanda’da. Ne hikmetse bu Türkmeneli konusunda çıt dahi yok. Sanal alemde sadece helaya gittiklerini koymazlar, şimdi ise geçici olarak hepten kayboldular. Yani adam sanal alemde Türkmeneli’ne bir selam gönderemez mi? Selam göndermek için de mi devletten bütçe gerekiyor? Bir ufak program için devletten dünyanın parasını alın, 20 kişiyi zor toplayın, verimi sıfır olsun, söz konusu Türkmeneli ve Doğu Türkistan olunca susun.

Şu an Irak Türklüğünün başında bulunan ve Irak Türkmen Cephesi’nin başkanı Erşat Salihi muazzam bir biçimde direnişini sergilemekte, Türk dünyasına ve elbette özellikle Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerine isyan edercesine haykırmaktadır. Kimse yok mu diye yardım beklemektedir.

Türkmeneli bir Kırım, Doğu Türkistan, Arakan, Gazze olma yolunda. Biz ise topluca sınavı verememenin ızdırapını bile yaşamaktan aciziz.

Unutmayalım ki: Türkmeneli’nde olmak sadece bir sınır meselesidir. Şu an Anadolu Türk’ü, o topraklarda hayat sürme mecburiyetinde olabilirdi. Türkmeneli Türkleri ise Anadolu’da hayat sürebilirdiler. Bunu dahi kavrayamayanlar var.

Türkmeneli Türklüğünün en kısa zamanda hürriyet içinde yaşaması duasıyla…

Ve yavaş yavaş Türkmeneli gündemden düşer!

Not. Türkmeneli’nden kastımız burada elbette Irak tarafıdır, bunun bir de Suriye tarafı var. Orayı zaten çoktan teslim ettik ve unuttuk….   

 

15 Temmuz Darbe Girişimi ve Etkisi

15 Temmuz Darbe Girişimi ve Etkisi

Murat Gedik

15 Temmuz günü Türk milleti büyük bir felaketle karşı karşıya kalmış ve çok şükür bu felaketi bertaraf etmiştir. Darbeyi bertaraf etme mücadelesinde yüzlerce insanımız şehit oldu, mekânları Cennettir inşallah.

Yıllarca Devlet kurumlarına sızmaya teşebbüs eden FETÖ mensupları maalesef Türk Ordusuna kadar girdiler. 12 Eylül 1980 darbesiyle bu yapıya açılan kapılar son 15 yılda aralıksız olarak açılmış ve maalesef hükümetle yapmış olduğu gizli ortaklıkla had safhaya ulaşmıştı. Hükümet geçte olsa bunları keşfetmiş ve araya mesafe koymaya başlamıştı, maalesef atı alan Üsküdar’ı geçmişti bile. O kadar cesaretlenmişlerdiler ki adamlar darbe adı altında terör saldırısına geçtiler. Çok şükür darbe engellenmiş olup büyük bir beladan asil milletimiz kurtulmuş oldu. Gazi´nin Meclisi işgal güçleri tarafından bombalanamamışken bu terör yapısı bombalamıştır.

Türk Devletine var olan güvencemiz tamdır. Olağan Üstü Hal (OHAL) ilan edilmiştir ve gereken temizlik mutlaka yapılacaktır. Siyasi iradeyi elinde bulunduranlar sadece FETÖ´yü değil, var olan bütün terör yapılarını (PKK, DHKP-C, IŞİD vs) bitirmelidir. Fırsat bu fırsattır diyerek toplu imha lazımdır.

Darbe konusunda dikkat edilmesi gerekli olan konulardan biri Türk Ordusunu rencide etmekten kaçmaktır. Peygamber Ocağı diye adlandırdığımız ve Motun´un (Mete Han) emaneti olan bu kutlu yapıya sahip çıkmamız gerekmektedir. Türk Ordusu Türk Varlığının Hz. Allah´tan sonra yegâne koruyucusudur. Sızmalara gelince sayın Dr. Devlet Bahçeli´nin buyurmuş olduğu gibi: ”Şerefsizden asker olmaz, olana da asker denmez.”

Avrupa´da yaşayan insanımızın Türkiye ile var olan bağlantısı çok doğaldır. Hollanda´da yaşayan Türk insanının neredeyse tamamı 15 Temmuz terör eylemine karşı durmuş ve sesini bu yönde duyurmuştur. Avrupa Türklüğü hiçbir darbeyi benimsemeyeceğini adeta haykırmıştır. Hollanda´da yaşayan insanımız maalesef yine Hollanda basını ve siyasileri tarafından rencide edilmek ve ötekileştirilmek istenmiştir. En ufak konular bile abartılmış ve kamuoyunda Türk imajı bilerek zedelendirilmek istenmiştir. Rotterdam Başkonsolosluğu önünde hafiften yuhalanan basın mensupları olayı o kadar abartmışlar ki zannedersiniz fiziki saldırıya uğramışlar. Hoş olmayan bu yuhalama olayını yapanlar ise duygularına hâkim olamayan birkaç genç, organize olmuş bir grup bile değil.

Üzülerek belirtiyorum ki şu ana kadar Hollanda basını ve siyasileri hiçbir zaman terör konularında Türkiye´nin ya da Türk insanının yanında yer almamıştır, PKK olayları en iyi örnektir. Onun için 15 Temmuz terör/darbe konusunda da tarafsızlığını göstermesini beklemek hayalden başka bir şey değildir. Yine de bu konuda iyimser davranıp doğru olanları Hollanda kamuoyuna anlatmak her Türkün görevidir. Fakat elbette hakkımızdır IŞİD gibi terör örgütlerine Hollanda basını ve siyasileri nasıl yaklaşıyorlarsa söz konusu Türkiye olduğunda o yaklaşımı beklemek.

Bazı duyumlar ve haberlerden öğrenmekteyiz ki bu darbe teşebbüsünden sonra Hollanda´da şahıslar tehdit edilmişler, kurumlar saldırılara uğramışlar. Bu tür yaklaşımlar çok yanlış ve Türk toplumuna büyük zararlar vermektedir. Bu tür yaklaşımlar kabul göremez. Demokrasinin ve hukukun vermiş olduğu haklar değerlendirilip her türlü kanundışı yaklaşımlardan uzak durulmalıdır. Bu tehditlerin ve saldırıların da şahsi girişimler yani organizeli girişimler olmadığı bilinmektedir ve bir daha olmaması temennisi dileklerimiz sonsuzdur. Bu tür girişimler toplumumuza zarar vermekten başka bir şey değildir. Hollanda toplumunu huzursuz etmek kimsenin hakkı değildir. 15 Temmuz girişimini lanetlemek her Türk için doğal bir yaklaşımdır, fakat şiddet asla olmamalıdır.

Bu arada 15 Temmuz darbe girişimi esnasında birileri durun hele önümüzü bir görelim derken tavrını açıkça beyan eden, bu kahpece girişimin karşısında dikilen Ülkücü Hareket´in Lideri sayın Dr. Devlet Bahçeli´ye bir teşekkürü borç bilirim. Çünkü o darbe girişiminin kırılma noktası olmuş, devletin ve milletin yanında durup “Milli İradeye” destek vermeseydi bugün hangi durumda olacağımızı düşünmek bile istemiyorum. Gerçi o zamanında başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere herkesi darbe girişimcileri hakkında uyarmıştı, tabi önyargılı tepkiler belliydi.

Bir daha Türk Devletinde gayrı millilerin sızmaları olmaması dileğiyle tekrar geçmiş olsun Türk milleti.

Son söz: ”Darbe ile ihtilal farkını halen bilemeyenler lütfen Kürşad İhtilalini bir. Hem ecdadı tanıralr hem de ihtilal neymiş öğrenirler.”

 

Türkeş ve Tarih

                                                                           Türkeş ve Tarih

Murat Gedik        

Rahmetli Alparslan Türkeş’in yıl dönümü olan 4 Nisan tarihi her sene geniş çapta dünyanın her yerinde çeşitli programlar ile anılmaktadır. Vefatının üzerinden 19 yıl geçmesine rağmen bu anma programlarının göstergesi onun neden ülküdaşları tarafından Başbuğ olarak kabul görmesini de aydınlatmaktadır.

Kendi özü ile barışık olan Başbuğ Türkeş hiçbir zaman ne milli ne de dini kimliğiyle çelişkiye düşmemiştir, düşmediği gibi manevi değerleri için her türlü zorluklarla mücadele etmiştir. Ülküdaşları şehit edilmiş, kendisi bir kaç defa hayatı boyunca tutuklanmış ve zindanlara atılmış, idamla yargılanmış, iftiralara maruz kalmış, 12 Eylül cuntası teşkilatının üzerinden silindir gibi geçmiş ama o hiç pes etmemiştir. O adeta elif gibi hep dik durmuştur.

Alparslan Türkeş Türk tarihini adeta yaşatan ve ondan almış olduğu ilhamı Türk gençliğine aktarırken tarihi hep tarafsız ve bütünlük içerisinde okumuştur. O Türk büyükleri arasında hiç ayrım yapmadığı gibi Türk tarihini de bir bütün olarak ele almıştır. Bölge, mezhep ve antropolojik ırkçılık gibi yaklaşımlara hiçbir zaman müsamaha göstermemiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk sonrası Türk Devlet adamlığında aranan bu milli ve manevi değerlere sahip olup bu diyardan göç etmişler arasında Başbuğ Türkeş’i göstermek hiçte abartılı olmaz. Hele bugün yaşanan ortamda Devlet ve Hükümet ayrımı bile yapamayan siyasileri görünce bu tespitin ne kadar doğru olduğu çok rahat anlaşılmaktadır. Başbuğ’un “Devlet-i Ebed Müddet” anlayışı ile binlerce yıllık Türk tarihinde yer almış olan Türk büyüklerinin anlayışı aynıdır.

Ne hikmetse rahmetli Başbuğ Türkeş’in hayatı ve mücadelesi ve Ülkücü Hareket gerektiği gibi ne yazılara ne de ekranlara yansıtılmıştır. Kısmen son zamanlarda giderilmeye çalışılsa da bu eksikliklerin giderilmesi daha çok zaman alacağa benziyor. Oysa Ülkücü Hareket’in ve onun Başbuğ’unun tarihi gelecek nesiller için çok önemlidir. Bu hem şuur ve tarih ile yoğrulmak adına, hem de Türkeş’i ve Hareket’i istismar etmek isteyenleri tanıyabilme konusundan çok önemlidir. Bu tarihin yazılması ya da beyaz perdeye aktarılması geri kaldığı müddetçe, bugün ülkücüyüm diye yaşayanlar ve özellikle herhangi bir ülkücü teşkilatta görev alanlar bildiklerini mutlaka ya seminerlerde ya da sohbetlerinde aktarmalıdırlar. Ülkücü Hareket bugünlere kolay gelmemiştir ve Hareket’in tarihini eksik bilenler de mutlaka sorumluluk taşımakta bilmeyerek noksan kalabilirler, hatta kalacaktırlar. Ve bu tarihi yazmaya ya da beyaz perdeye aktarma konusunda Ülkücü çizgisinde kırıklığı olmayan kişiler mutlaka görev almalı, aksi taktirde bu tarih eksik ya da yanıltılarak yazılır. Örneğin Başbuğ Türkeş hiç söz konusu olmaz ya da çok geri planlarda aktarılır ve yerine başkaları öne çıkartılır.

Bu tarih işte gerektiği gibi yazılıp aktarılmadığı için bugün Türkeş’i terk etmiş ve onu adeta hançerlemiş olanlar piyasada her fırsatta öne çıkıyorlar. Siyasi ikbal peşinde olan bu tiplerde haya ve namus gibi kavramların olmadığı gibi mideleri de çok geniştir. Bu tipler zamana göre yön değiştirirler ve çıkar için milli ve manevi değerlere ters olan konulara bile kendilerini alet edebilirler. İşte bu tipleri de iyi bilmek lazım. Hem Türkiye’de, hem Avrupa’da Ülkücü Hareket’i bölmek isteyen, bir yerlere peşkeş çekmek isteyenler gelecek nesillere mutlaka ama mutlaka aktarılmalı. Kim neden ve niçin Başbuğ’u terk etmiş, onun hakkında neler demiş, hangi siyasi yelpazelerde serinlik aramış gibi sorular sorulmalı ve cevaplar bulunmalı. Can çıkmazsa huy çıkmazmış, işte bunlar bugün piyasaya çıkıp adeta ülkücülük adına racon kesmeye kalkabiliyorlar ve utanmadan Hareket’in kurumlarına ve Liderine dil uzatabiliyorlar. Tarihi bilen ve ülkücü şuura sahip olan bunlara elbet fırsat vermez. Ve özellikle eski-ülkücülük neymiş örnekleriyle herkese anlatılmalı.

Zamanında Hareket’te bulunupta Başbuğ hayattayken onu terk edip bugün ebedi hayata göçenler var. Allah rahmet eylesin demek bizlerin görevidir, bizim ahlakımız bunu öğutler. İster ebediyete intikal etmişler olsun, ister halen hayatta olanlar olsun kimin ne yaptığını bilmek bir görevdir ve ona göre de gerektiği gibi mesafeli durmak bir dava adamlığıdır. Tarihi bilmek düşmanlık yürütmek için değil, bizzat kimlerin ne niyette olabileceğini de zamanında görebilmek için en güzel tedbirdir. “Türkeş’siz Türk Milliyetçiliği” anlayışı nedir işte tarih ile öğrenilir. Bugün bu zatlar Lider’e tavır alıyorlar, dün Başbuğ’a aldıkları gibi. Aslında bu tiplerin ne Başbuğ ne de Lider ile sorunları var, onların asıl sorunu devşiremedikleri Ülkücü Hareket’tir. Onların sorunu elif gibi olanları geçememelidir.

Ülkücü Hareketin selameti, geleceği ve her zaman olduğu gibi dik durabilmesi için onun neferlerinin bu Hareket’in ve Başbuğ’unun tarihini araştırma, okuma ve yazma azminin artırılabilmesi duasıyla Yüce Tanrı yar ve yardımcımız olsun.

Sadece 4 Nisan’larda değil, yılın her günü Başbuğ Türkeş duruşu sergileyebilme dileğiyle…

Kurultay Şart Oldu

Kurultay Şart Oldu

Murat Gedik

Türk milletinin geleceğini inşa edecek olan bu Kurultay artık şart oldu.

Varlığımızı oluşturan ve dünyanın her yerinde Türklüğü temsil eden, Türk topluluklarının toyganlarının oluşturduğu bir Kurultay acaba hiç olmayacak mı?

Dertlerimizi masaya yatırabileceğimiz, sorunlarımızı tartışabileceğimiz, atiye köprü olacak bir Kurultay.

Büyük ve anlamlı bu özlem artık son bulmalı.

***

Çok mu zor acaba, toy olarak yapılacak olan bu Kurultay?

Yeri soran olursa “Tanrı Dağlarının etekleri” olmalı.

Adeta Ergenekon tekrar sahne almalı, atlılar ortalığı toz duman eylemeli. 4.652 yıl öncesi canlanmalı. Kopuzlar dile gelmeli, güzel söz ve dilekler semayı sarmalı.

Ayağa kaldırılmalı Ruh kökümüz, yüzü gülmeli Türkmeneli’nin, Doğu Türkistan’ın.

***

Yegane ve müşterek Bayramımız olan “Nevruz” Türk’ün değerlerine göre kutlanmalı, bu Kurultay “Yeni Gün’e” merhaba demeli.

Yeni Gün çiçek gibi açmalı; dosta güven, düşmana korku salmalı.

Töre yine baştacı yapılmalı ve yaşatılmalı.

Kımızın sıcaklığı artık bizleri kucaklamalı.

***

Koptuk değerlerden ve köklerden. Ecdattan ne kaldıysa unutur olduk.

Bu Kurultay değerlerimizi tekrar hayata geçirmeli. Ruh kökümüz tekrar kucaklanmalı.

***

Şart oldu Kurultayımız.

Her sene bu “Nevruz” boynu bükük kutlanmamalı. Özüne dönmeli TÜRK!

***

Türk’ün bir tane müşterek bayramı var Türkoğlu.

O da Nevruz….

Birileri istiyor diye değil, Türk istiyor diye bu “Nevruz” Kurultay gibi yapılmalı.

Yer ve gök toy eylemeli.

Şart oldu bu Kurultay………

***

Hayal deyip geçenler olacak.

Delirmiş istediğine bak diyenler olacak.

Olsun be… İnsanın aklına geldikçe heyecan artıyor ve adeta sarhoşluk yaşanıyor.

Onun hayali bile güzel…. “Nevruz’u Kurultay gibi kutlayabilmek!”

Nevruz Toyunuz Kut olsun!

 

 

Arif Nihat Asya

Arif Nihat Asya

Murat Gedik

Mehter “Fetih Marşını” vurunca hep coşar, heyecana geliriz. “Bayrak Şiiri” okununca inanın Bayrak aşkı nedir tekrar hatırlar, devlet ve millet bağlılığı en doruk noktasına ulaşır. “Onlar Şiiri” ise dillere düştüğünde hüzünle geçmişe özlem ile bakar ve adeta o geçmişin ilhamı ile atiye köprü olmaya çalışırız.

Bu dünyayı nice insanlar terk etti, tıpkı yukarıda bahsedilen şiirlerin ve marşın yazarı gibi. İsmini belki hatırlamayız, belki geçmişini araştırmak için zahmete bile girmeyiz. Oysa Cumhuriyet döneminde onun Türklük mücadelesi dillere destandır. Şiirleri, yazıları, fikirleri Türk için her zaman ışık ve yol gösterici olmuştur. Arif Nihat Asya Cumhuriyet Döneminin Türk Edebiyatında altın sayfalarında yerini çoktan almıştır.

Çocukluk ve gençlik yılları buhranlarla, sıkıntılarla, yokluklar içinde geçer Arif Nihat Asya’nın. 7 Şubat 1904 tarihinde Çatalca’da dünyaya gelir. Osmanlı zor dönemler geçirir ve Balkan Savaşı patlak vermeden önce ailece İstanbul’a taşınırlar. Babası 7 günlük iken vefat eder, annesi ise 3 yıl sonra bir subay ile evlenir ve Filistin’e göçer. Arif Nihat Asya’ya dedesi sahip çıkar ve onu annesiyle göndermez. Bir zaman halası ona bakar, zaman olur amcası: “Babamdan dedeme, dedemden halama, halamdan amcama kaldım. Sonunda amcamdan halama dönmüş oldum ve halamdan millete kalmışım.”[1]

Arif Nihat Asya İstanbul Yüksek Öğretmen Okulundan Edebiyat öğretmeni olarak mezun olur ve öğretmenliğe başlar. 40’lı yıllarda devrin iktidarı ile ters düştüğü için sürgün de yiyen Arif Nihat Asya bir dönem milletvekilliği de yapıp sonradan tekrar öğretmenliğe döner.

Asya’nın şiir ve nesirlerine yansıttığı fikirlerini; milliyetçiliği ve vatanseverliği, Türkçeciliği, maneviyatçılığı ve toplumculuğu olmak üzere dört grupta toplayabiliriz.[2] Arif Nihat Asya’nın bu gruplaşmada ne kadar Türk milletinin değerlerine bağlı olduğunu ve onlara hizmet etme ülküsünü güttüğünü çok bariz bir biçimde anlayabiliriz.

Türk milletinin değerlerine bağlılık, İslami inançlar, gelenekler, vatana karşı derin bir sevgi onun dünya görüşünü oluşturur. Tarihi ve mistik yönleri ağır basan bir milliyetçilik anlayışını sanata rehber yapan şair, milli edebiyatın ilk şartının, milleti ve milliyeti kabul etmek ve bunlara karşı olmamak olduğunu belirtmiştir. [3]

Arif Nihat Asya kendini tarihe “Bayrak Şairi” diye yazdırdı. Bayrak şiirini 5 Ocak Adana’nın kurtuluşu vesilesiyle yazmıştır. Bu şiirde Bayrağın anlamını, kültürümüzü, tarihimizi, vatanımızı ve hürriyetimizi buluruz. “Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü / Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü / Işık ışık, dalga dalga bayrağım!” diye başlayıp “Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim / Yeryüzünde yer beğen / Nereye dikilmek istersen / Söyle, seni oraya dikeyim.” diyerek son bulan şiir Bayrak ile ilgili yazılmış en güzel ve en anlamlı şiirdir.

“Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor” adlı şiirinde ise Türk askerine yani Mehmetçiğin önemine vurgu yapılıyor. Arif Nihat Asya’ya göre Türk askeri meçhul asker değildir. “Şehitler tepesi boş değil / Toprağını kahramanlar bekliyor! / Ve bir bayrak dalgalanmak için; Rüzgar bekliyor! / Destanı öksüz, sükûtu derin meçhul askerin; / Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye / Yattığı toprak belli, / Tuttuğu bayrak belli, / Kim demiş meçhul asker diye?”

“Bayraksız olamam” adlı şiirinde ise Asya, Bayrağın Türk milleti için ne olduğunu muazzam bir biçimde anlatmaktadır.

Arif Nihat Asya’nın eğitimci olduğu her tutumundan belliydi. Edebiyatın sosyal görevini bakın nasıl anlatıyor: “Her kim ki bu halk için yazar, halkın olur; / Aydınlatabildiyse eğer, aydın olur… / Muhtaç değildir eli, altın kaleme: / Kullandığı her kalem onun altın olur!”

Şair değerler konusunda çok hassastır. Milli değerlerimizi, vatanı, bayrağı, Türk Dünyasının herhangi bir bölgesini tehlikede gördüğü zamanlarda bu hassasiyet daha da artar. Ondaki vatan sevgisinin temelinde –çocukluk ve gençlik yıllarında, vatan toprağını paramparça eden kaç tane savaşı arka arkaya yaşamış olmasının da tesiriyle- “kaybetme endişesi”vardır.[4]

Türk Dünyası ile şair her zaman ilgilenmiştir. “Bizim gibi konuşan, bizim soyumuzdan, kanımızdan, canımızdan kopan soydaşlarımıza neden taş kesilelim.” diyerek Turan’a işaret etmiştir. Hatta şair der ki: “Her Müslüman’ın Cennete girme ülküsü olduğu gibi, her Türk’ün de Turan ülküsü vardır, olmalıdır!” “Ağıt”şiirinde Caber’den, Tiyanşan’dan, Aral’dan ve nice sınırlarımız dışında kalmış Türk yerlerinden bahseder.

Türk Devleti´nin devamını ve ilelebet payidar kalabilmesi için “Dua” ile haykırır Arif Nihat Asya: “Biz,kısık sesleriz…minareleri, / Sen,ezansız bırakma Allahım! / … / Bizi sen sevgisiz,susuz,havasız; / Ve vatansız bırakma Allah’ım! / Müslümanlıkla yoğrulan yurdu, / Müslümansız bırakma Allah’ım!”

Arif Nihat Asya Türk edebiyatında eşsiz na’tlardan olan “Seccaden kumlardı” mısrasıyla başlayan şiirinde İslam’a ve Peygamber Efendimize ne kadar önem verdiğini göstermektedir. “Fetih Marşı’nda” ise “Yelkenler biçilecek” diyerek Türk gençliğine heyecan vermektedir ve ona özünde olan kahramanlığını hatırlatıp harekete geçirmek istemektedir. “Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek; / Dağlardan çektirilen, kalyonlar çekilecek; / Kerpetenlerle sûrun dişleri sökülecek! / Yürü; hâlâ ne diye oyunda, oynaştasın? / Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!”

Üç binden fazla şiiri ve çok sayıda nesir yazısı olan Arif Nihat Asya Milli kültürümüzün tartışılmaz değerlerinden biridir. O hüzun ve özlemle maziye bakarak, mevcut elde olan değerleri kaybedebilme endişesi taşıyarak gelecek için Türk Milleti´ne edebiyatı ile adeta ayağa kalkması için şevk ve heyecan vermektedir. Onda, milliyet fikri ile hürriyet-istiklal-bayrak; milliyetçi tavır ile dini hassasiyet kaynaşmış ve kuvvetli bir terkip meydana getirmiş durumdadır.4

Arif Nihat Asya 5 Ocak gününde “Bayrak Şiirini” yazmış ve “Bayrak Şairi” ünvanını almıştı; ve yine bir 5 Ocak günü (1975) Hakk’a yürümüştür.

Şair özlemle maziye bakarak sönmeyen günleri çok arzulamıştır. O özlem hepimizin özlemidir, değerlere sahip çıkmak ta “günlerin” sönmemesine bir işarettir. Arif Nihat Asya’ları yaşatmak gerek. Yaşatmak gerek ki “Onlar” şiirinde söylemiş olduğu gibi günler sönmek bilmemeli: “Kuruldu Kurultayları… / Günleri sönmek bilmedi, / Yere düşmedi ayları.”

[1] Asya, A.N., 2005, Top Sesleri, İstanbul: Ötüken Neşriyat

[2] Öner, S., Bayrak şairi Arif Nihat Asya’nın fikir dünyası

[3] Doğanay, S., 2009, Edebi bir eserde şairin dini yaşaması, Arif Nihat Asya örneği

[4] Yıldız, S., 2015, Arif Nihat’ta milliyetçi tavır, Türkiz dergisi, sayı 31

Onların Yerinde Bizler de Olabilirdik

Onların yerinde bizler de olabilirdik

Murat Gedik

Karnımız tok, cebimizde harçlığımız var ve en azından güven içerisinde bir hayat sürmekteyiz. Aç değil, açıkta değiliz. Ne bizlerin üzerine bomba atanlar var, ne de bulunduğumuz topraklardan sürmek isteyenler var. Ne işkence görmekteyiz, ne de katliama maruz kalmaktayız.

Avrupa’da ve Türkiye’de hayat sürenler için yukarıda belirtilenlerin hepsi aynı geçerlilikte olmasa bile çoğu geçerlidir.

Oysa bir de bizden olanlar var ki hayatları perişan, her an işkence ve katliam ile karşı karşıya kalabilecek ve sürgüne maruz kalabilecekler, hatta şu an bunlara maruz kalmakta olanlar. Kimi Türkiye’nin hemen dibinde, kimi de binlerce kilometre uzaklarda Atayurtta. İlk akla gelenler elbette Suriye ve Irak Türkmenleri (Türkmeneli), Güney Azerbaycan (İran) ve Doğu Türkistan (Çin).

Bahsedilen bu toplulukların hepsi bizden. Onların dili, dini, örf ve adetleri, kısacası her şeyi bizden. Hatta Türklük konusunda bazıları bizden daha da şuurlu. Tek farkları var bizden, o da kaderin çizmiş olduğu sınırlar. Bunlar büyük Türk Dünyası’nın kanayan yaraları. Onları duymuyoruz, görmüyoruz ve bilmiyoruz. Ya da istemiyoruz duymayı, görmeyi ve bilmeyi. Bazen onları keşfediyoruz ama büyüklerimiz konuyu kapatmak isteyince kimimiz de  buna uyuyor. Örneğin son Ramazan ayında Doğu Türkistan vahşeti dile getirildiğinde önce benimsenip fakat kısa zaman sonrası büyüklerimizin isteği üzerine üstü örtüldüğü gibi.

Bu mazlum Türk topluluklarına sahip çıkanlar mı? Onlara da ırkçı ve faşist gibi insanlık dışı kavramları yapıştırıp iftira ediyoruz. Oysa o kadar bizden ki onlar, biraz düşünsek şu an onların yerinde bizler de olabilirdik. Bu arada kavmini sevmenin ve ona sahip çıkmanın insani olduğu gibi milli ve dini bir görev  olduğunu da unutmamak gerekir.

Şöyle bir düşünelim, mevcut Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları biraz daha geriden çekilseydi, o zaman sınırların dışında bizler de kalabilirdik. Özellikle Suriye ve Irak Türkmenleri bu sınırların çekiminin sonucu olarak öbür tarafta başkalarının yönetimi altında bırakıldılar, ya da Atayurt bölgesinden göç etmeseydik bugün Doğu Türkistan’da yaşanılan vahşetleri fiilen bizler de yaşayacaktık.

Sınır konusu dışında Anadolu ile Türkmeneli (Suriye ve Irak) ve Güney Azerbaycan birbirleriyle çeşitli sebeplerden dolayı göçler yaşamışlardır. Hatta belki bizler de o topraklardan göç etmişizdir. Durum böyle ise göç etmeseydik bizler ne durumda olurduk şu an? O zaman da halen üç maymunu oynayabilir miydik? İşin bu tarafına gelince bizim insanlarımızın ızdırapları neden düşünül(e)mez ki? Ve en acı konu da şu an kan ağlayan coğrafyalardan gelipte oraları çıkarları uğruna unutanların durumu. Hadi biz fark edemiyoruz ve oraları en azından dillendirmiyoruz diyelim, ya bu tiplere ne oluyor acaba? İnsan bu kadar inkarcı ve aşağılık olmamalı.

Şuurlu, samimi ve vicdan sahibi olan bir Türk şu an katliamlara maruz kalan Türk diyarlarını unutamaz ve üç maymunu oynayamaz. Kader her ne kadar sınırları ayırmış olsa da, Türk oralarda yaşayanlar ile ilgilenir ve sahiplenir. Sınırlar ve mesafeler engel olmamalıdır. Unutmayalım ki, şimdi onların yerinde bizler olabilirdik!

Son söz: “Tanrı ayrılıkla sınarmış kulu. Parçalanmış Turan gün olur elbet bir araya gelir ve ayrılık son bulur.”

 

Türk’üz; Yardımcımız Sadece Allah’tır

Türk’üz; Yardımcımız Sadece Allah’tır

Murat Gedik

Doğu Türkistan; adından da anlaşılacağı gibi Türk diyarı. Türk var olduğu andan itibaren ona yurtluk etmiş Türk Eli…. Hunlar, Göktürkler, İdikut, Karahanlılar gibi nice Türk devletleri bu topraklarda yeşermişlerdir. Yakın tarihte Hoca Niyaz Hacı önderliğinde 1933 yılında Kaşgar’da Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti kuruldu. Ömrü kısa olan bu Devlet Rus-Çin beraberliği ile çökertildi. 1944 yılında ise Gulca’da Alihan Töre önderliğinde Doğu Türkistan Cumhuriyeti kuruldu. Doğu Türkistan 1949 yılından itibaren ise Komünist Çin tarafından işgal edilmekte ve Çin’in insafsızca asimilasyon politikası devam etmektedir. Yasaklamalar, işkenceler, idamlar bu Türk topraklarında maalesef bir gerçek olarak gün geçtikçe çoğalarak sürmektedir. 1949 yılında Doğu Türkistan coğrafyasında Çin nüfus oranı %6 civarında iken (göçmen Çinliler bunlar) bugün bu oran %50 civarına ulaşmıştır.

Biraz Türk Kültür tarihi ile ilgilenenler o toprakları Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugat-it-Türk eserinden bilirler. Kaşgarlı Mahmud aslen Isık Göl’ün yakınındaki tarihi Barsgan şehrinden olup Kaşgar’da dünyaya gelmiştir ve muhteşem eseri Divanü Lugat-it-Türk’ü bugünlere ışık olarak Türklüğe armağan etmiştir. Her şeyden evvel bir sözlük olan bu ölümsüz eser Türk boy ve uruglarını toplamış ve bir Türk birliğini hayata geçirmiştir. Türk tarihi, coğrafya, mitoloji gibi Türk milli kültürüne yer vermiş bir ansiklopedik eserdir Divanü Lugat-it-Türk.

Biraz Türk Dünyası ile ilgilenenler ise Doğu Türkistan akla gelince Osman Batur, Mehmet Emin Buğra, Mesut Sabri ve İsa Yusuf Alptekin diye hemen hüzünlenerek heyecanlanırlar.

Günümüzde Doğu Türkistan davasının bayraktarlığını yapan Dünya Uygur Kurultayı başkanı Rabia Kadir Hollanda’da başta Türk insanı olmak üzere davasını anlatmak için çeşitli ziyaretlerde bulundu. Sürgünde 10. yılını dolduran Rabia Kadir Hollanda Türk Federasyon’unda misafiri olmuş ve Doğu Türkistan Coğrafyasında yaşanılanları dile getirmiştir. Rabia Kadir bir kaç defa milliyetçi teşkilatlar tarafından Türkiye’ye de davet edilmiş, ama maalesef her daim vize başvurusu ret edilmiştir.

***

Dünya Uygur Kurultayı başkanı Rabia Kadir ’in yapmış olduğu seminer tarzında sohbetlerde dile getirmiş olduğu bazı konular:

Tibet ve Doğu Türkistan

Tibet’in Doğu Türkistan’dan farklı olmadığını dile getiren Rabia Kadir neden Tibet’e dünyanın sahip çıktığını ve Doğu Türkistan’a neden sahip çıkılmadığının sorusuna cevap bulunması gerektiğini belirtti. Oysa iki ülke de Çin tarafından işgal edilmiştir ve hatta şu an Doğu Türkistan’da insan haklarının çiğnenmesi daha da vahim durumdadır.

Bahane Radikal İslami terörizm

Doğu Türkistan’da din ve vicdan hürriyeti diye bir şey yok. Namaz kılmak, oruç tutmak, sakal bırakmak ve başörtüsü yasak. Son Ramazan ayında yaşananlar Çin baskısını gündeme getirse bile ekonomik bağlılıklar maalesef ses çıkartması gereken yerlerin bu konuda sessiz  kalmasını sağlıyor. Bugün Doğu Türkistan’da yaşananlara İslam Konferans Örgütü (İKÖ) bile sessiz kalmaktadır. Şu an 35 yaş altı 40.000 Uygur Türkü zindanlarda yatmaktadır. Topyekûn olarak Uygur Türkleri radikal islami terörizm bahanesiyle terörist olarak ilan edilmektedirler.

Ayakkabı bile örnek gösteriliyor

Çinliler Doğu Türkistan’ın asıl sahipleri olduklarını gösterebilmek için her şeytanlığı yapmaktalar. Onlar toprağa annelerinin ayakkabılarını saklayıp sonradan çıkartıp bu Türk topraklarının asıl sahipleri olduklarını böylece sözde tescillemek istiyorlar. Her türlü insanlık dışı yaklaşımlar yetmezmiş gibi böyle oyunlar da oynamaktalar.

Türk olan her şey yasak

Şu an Doğu Türkistan’da ana dilde eğitim,  Kurslarda Türkiye Türkçesi ile Arapça öğretmek yasaktır. Türkçe öğrenmek bölücülük Arapça öğrenmek radikal islamcılık olarak değerlendirilmektedir. Bu yasaklara uymayanlara 3 ile 10 yıl arasında hapis cezaları verilmekte. Doğu Türkistan bütün Türklerin  kanayan yarasıdır, tıpkı Suriye ve Irak’ta  Türkmenlerin yaşadıkları zülüm gibi. Türk olduğumuz için bizim  yardımcılarımız sadece yüce Allah ve Türk milletidir.

Zulmü tam olarak anlatamıyoruz

Hollanda’ya gelen Rabia Kadir henüz yeni ayağından ağır bir ameliyat geçirmesine ve doktorlarının yasaklamalarına rağmen davasını anlatmaya gelmiştir. Ayağına platin yerleştirilen Rabia Kadir yapmış olduğu sohbetlerde zulmü tam olarak anlatamadıklarını dile getirdi.  Doğu Türkistan coğrafyası yer altı zenginlikleri ile çok meşhur ve bundan dolayı Çin elinden gelen her kötülüğü yapmakta. Defalarca katliamlar yapıldı, hem de sistematik bir biçimde ve bunlar halen devam etmekte. İslamız, Türküz diye sahip çıkılmıyor davamıza. Fakat dünyadan ricamız ne olur insan hakları adına bizlere sahip çıksınlar. Şu an Doğu Türkistan’da yaşananlar yeni değil ki henüz keşfedilmemiş olsun. Yeni olmasını bir kenara koyalım, gün geçtikçe katliam ve asimilasyon projeleri daha da hızlanmaktadır. Çin bizi yok etmek istiyor.

Tayland

Tayland’a geçtiğimiz yıl sığınan Uygur Türklerinin 109’u maalesef Çin’e geri iade edildi. Onlar nasıl oraya götürüldü bütün dünya gördü. Diğerleri ise Türkiye’ye kabul edildi. Belki ülkücüler olmasalardı Türkiye bu insanları da görmezden gelirdi. Bu sebepten Türk milliyetçilerine, ülkücülere teşekkür ederim. Onlar her yerde bizleri hatırlıyor ve kamuoyuna taşımak için ellerinden geleni yapıyorlar.

***

Özetlersek Doğu Türkistan aynı Doğu Türkistan, yani hüzünlü bir coğrafya olmaya devam ediyor. Gereken yerlerden destek sesleri gelmiyor, yok edilmeyle karşı karşıya olan Uygur Türklerine yardım elini uzatan yok denecek kadar az. En vahim konu ise hem millet ve hem de dini açıdan bakıldığında aynı değerlere mensup olanların sessiz kalışı. Bunlar böyle sessiz kalınca insan hakları falan deyip te elden ne umut beklenebilir ki?

Üstelik bu sessizlik yetmezmiş gibi Doğu Türkistan’da yaşanan vahşetin doğru olmadığını devlet gelirleri ile ayakta duran ajansların algı yayınlarına ne demeli, halkının neredeyse tamamı müslüman ve Türk olan bir Devletin?

Can İnsan Gitti

Can İnsan Gitti

Murat Gedik

Henüz 46 yaşında imiş, konuştuğunda bir araya gelsen zannedersin yaşça çok daha büyüktü. Hem bilgi konumundan, hem de konuşma adabından.

Samimiydi, dürüsttü, bilgiliydi ve en önemlisi özüne bağlı idi.

Soyadı gibiydi, yani CAN’dı, adı da Mehmet’ti; yani Mehmet Can.

Hayatta tek bir davası vardı, o da mensubu olduğu NOGAY Türklüğünü yaşatabilmekti, daha doğrusu tanıtmaktı. TÜRK’tü, hem de tavizsiz.

Yaptığımız nice sohbetlerde Türk’ün tarihine dalar giderdi, her sohbetimizde mutlaka bir bilgi katkısı olurdu. Konuşmak için değil, bilgi aktarmak için konuşurdu.

Samimiyetten olacak ki toplumunun sıkıntılarını hep aktarırdı. O güleç yüzüyle “Murat başkanım şunlar yok mu hep sıkıntı içimizde diye!” başlardı derdini aktarmaya. Bir avuçtular ama herkes bir yerden çekiyordu.

Son iki senedir buluşamadık, hastalığı bir türlü el vermiyordu. Çok çekmişti hastalık denen düşmandan. Her fırsatta telefonlaşır ve hasbihal ederdik. Abi nasıl oldun, nasılsın der demez başlardık sohbete. Hep konu Türk’tü, daha doğrusu TURAN’dı. Son nefesine kadar işte o TURAN aşkı ile yaşadı.

***

Çıkar için taviz verenlerden olmadı.

Yapmacık olarak ben de sizdenim diyenlerden olmadı.

İçi ve dışı hep aynı oldu.

Gel görelim ki tez aramızdan ayrıldı. Şimdi yüz yüze gelsek o güleç yüzüyle, biraz da son halinde olduğu gibi terleyerek, “Hak’tan geldik ve Hakka gideceğiz başkanım” diyeceğinden eminim; sağlam inançlıydı.

***

Evet Mehmet abi gittin bu diyardan, mekanın Cennet olsun. Ne diyeceğiz geride kalanlara, başın sağolsun değil mi? Gerçi geride kalanlar kim ki ailen mi, dostların mı, NOGAY Türklüğü mü? Vallaha sana haksızlık etmiş olurum. Senin için ancak “Başın sağolsun TURAN”denir be abi.

Biz geride kalanlardanız, sen ise vuslata erenlerden. Gün olur biz de geleceğiz. Kutlu Otağ’da buluşmak üzere…………

Gaspıralı, vicdan ve Avrupa Türklüğü

Gaspıralı, vicdan ve Avrupa Türklüğü

Murat Gedik

“Her ne yazsan, kalemini üç kuruşluk kara mürekkebe batırma, yüreğine batırıp kanınla yaz. Böyle olursa, sözün her yerde geçer, vicdanlara seslen, aksi halde ciddiye alınmazsın işte bu kadar!”

Bu sözler büyük mütefekkir, büyük Türk önderi İsmail Gaspıralı’ya aittir. Modernleşme, ilim ve teknoloji gibi konuların Türk milletine benimsetilmesi için, “Dilde, fikirde, işte birlik!” ülküsünün hayata geçirilmesi için, gericilerle mücadeleden hiç kaçmamış bu dava adamının 20. Yüzyılın başlarında söylemiş olduğu sözler.

Vicdanlara seslen diyor, zaten Türk toplumunun yaşamış olduğu sıkıntıların büyük bir bölümü vicdandan uzak kalmaktan ibaret değil mi? Belki de insanımız vicdan kelimesinin anlamını unuttu ya da unutturuldu, olmaz mı yani?

“Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç” olarak tanımlıyor Türk Dil Kurumu (TDK) vicdanı. Şimdi fertlere sorsak vicdan nedir diye kimbilir ne kadar çeşitli cevaplar alınır?

Verilen vicdan tanımlamasında ahlaktan bahsediliyor. Dar anlamda ele alırsak bizler ahlakı milli, dini ve manevi değerlerden oluşan bir kavram olarak benimseriz.

Aynı TDK bakın vicdan kavramında “kişinin kendiliğinden yargılama yapmasından bahsediyor. Yargılama için ne gerekir? Elbette bilgi gerekir. Bilgi ise nasıl edilebilir? Elbette okumak ve araştırmakla.

Dönelim tekrar Gaspıralı’ya:“Dünyada doyulmayan ve doyulmayacak bir şey varsa, o da bilim ve yetenektir… Bütün kötülüklerin başı ve nedeni cahilliktir… Okumalıyız, araştırmalıyız, öğrenmeliyiz… Rahat, mutlu, ileri gitmek istiyorsan, bilgilenmelisin… Bilim deryadır.”

Vicdan, ahlak, bilim, okumak derken iş döndü dolaştı akıl ve mantığa dayandı. Yüce Yaradan akıl vermiş, insanoğlunu da bu sebepten en şerefli yaratık olarak yaratmış. Bu kutlu değeri değerlendirmekle O’na var olan vefayı göstermek hepimizin borcudur.

***

İsmail Gaspıralı Türk milletinin nice değerlerinden sadece birisi. Onu iyi okusak, onu iyi araştırsak bilgiden noksan olan hayatımıza ne güzellikler katılacaktır.

Onun “Dilde, fikirde, işte birlik!” ülküsü Bahçesaray-Kırım’dan yükselip bütün Türk Dünyası’nı kapsamıştır. Onun Tercüman Gazetesi öyle bir yazı dili kullanırdı ki Kazan’dan Kafkasya’ya, Kırım’dan Türkistan’a kadar anlaşılıyordu. Bu şunun kanıtıdır; ülkü sahibi bir insanın çalışmaları çok büyük işlere imza atabilir, yeter ki şuur, samimiyet ve azim olsun.

Bu arada şunu da unutmamak lazım. Her ülkü sahibi insan her türlü iftiraya hazırlıklı olmalıdır. Özellikle öyle klişe olan iftiralar var ki Gaspıralı bunlardan da nasiplenmiştir. Vermiş olduğu kutlu mücadelesinden dolayı kafirlikle bile itham edilmiştir. Oysa “Gaspıralı Türkçü olduğu kadar da İslamcıydı… Fakat Gaspıralı’nın İslamcılığı fanatik ve körü körüne inanmak değildi.”[1]

Gaspıralı’nın bütün Türklere ışık olduğu şu tespitinden de çıkmaktadır. Rus yönetimi altında yaşayan müslümanlardan bahsederken şöyle bir değerlendirme de bulunur: “Müslümanlar Ruslardan habersizdir, onları tanımıyor, dilini bilmiyor, şehrini tanımıyor, bilimini öğrenmiyor, basınını izlemiyor. Böyle olduğu için Müslüman kendi karanlık dünyasına çekiliyor, kendini kaderine teslim ediyor….”[2] Bakın devamında ne diyor: “Rusya Müslümanları bilime, edebiyata, basına ve araçlarına sahip değiller. Bu konularda karşı tarafa da, yani Ruslara, ciddi görevler düşmekte.” Rusya Müslümanlarının o dönem %90’ı Türk olduğundan, Gaspıralı Müslüman politikasını aynı zamanda Türk politikası olarak kabul etmektedir.

Gaspıralı’nın bu sözlerini bugünümüze uyarladığımızda Avrupa Türklüğü’ne nasıl da uymaktadır. Rus yerine Batı Avrupa ve Müslüman yerine Avrupa Türklüğünü koyalım. Gaspıralı açıkcası burada yaşamış olunan topluma uyum sağlayamamaktan bahsediyor. Aynı Gaspıralı her zaman asimilasyona da dikkat çekmekte ve karşı tarafında uyum için adımlar atması gerektiğini dile getirmekte. Fakat uyum için ilk ve en önemli adımın o dönem Müslümanlar’da olduğunu dile getirir. Tıp kı  Avrupa Türklerinden ilk ve önemli adımların atılması gerektiği gibi. Aynı Gaspıralı milleti uyarır: “Avrupa’nın iyi, kötü neyi varsa, çocuk gibi elimize almayalım. Yetişkin insan gibi araştıralım: Nedir? Ne işe yarar? Vicdan, hak, adaletin neresinde duruyor?”

Son sözde Gaspıralı yine vicdandan bahsediyor ve buna hak ve adaleti ekliyor.

Gaspıralının maneviyata bağlılığı, aklı her zaman duygusallığın önünde bulundurmasının yanında ileri görüşlülüğü de her zaman göze çarpmaktadır: kadına verilmesi gereken değerler, Müslümanlar için tertiplemiş olduğu Kurultaylar, eğitimde uygulamış olduğu yeni sistem ve elbette ortak Türk alfabesi bunlardan sadece örneklerdir.

Türkçe konusunda ise onu anlatmaya zaten gerek yoktur. Bir makalesinde der ki: “Türkçesi olan bir kelime yerine diğer bir dilin sözünden yararlanmak edebi cinayettir.”[3]

Türk birliği konusuna ise nasıl vurgu yapıyor: “Tatar kavimi mevcut değil, Tatar dili yoktur! Dilimize ne ad verilirse verilsin, gerçekte bu dilin adı Türk dilidir!”[4]

Ya Türkün savaşçı Ruhu için ne diyor: “Savaş zamanı saçlı, saçsız; kadın, erkek yoktur, asker vardır.”

***

Gaspıralı gibi nice değerlerimiz var bizim, tarihten atiye ışık olup maalesef yeterince tanınmayan. Gerçi tanınmamaları için de çalışanlar iyi çalışmıyorlar değil ya. “Milli aidiyet her şeyden önce gelir, her şeyden kutsaldır.” sözünden de anlaşılacaği gibi Gaspıralı’nın var oluşu elbette birilerini rahatsız etmeye devam etmektedir. Özellikle Stalin döneminden itibaren yok edilmek istenen Gaspıralı’nın fikri ve onun emanetleri elbet gerektiği gibi Türk insanına anlatılmalı ve okutulmalıdır. Onun ileri görüşlülüğü sadece Türk insanı için değil, bütün insanlık için bir ışıktır. İşte o ışık her daim yanmalı ve etrafını ışıtmalıdır. Her şeye rağmen bu mücadele devam etmelidir, bu sebepten “Bu dünya umut dünyasıdır, niye umutsuz olalım?” sorusunu Gaspıralı her zaman sormuştur.

Büyük mütefekkirin sözüyle bu yazıyı sonladıralım: “Milletin hangi düşüncede ve neye yeterli olduğunu gelecek gösterecek. Bana gelince, siyasi inanç ve görüşümün temeli, ‘Türkoğlu Türk’ olduğumdur. Önce Türk olmadıkça ne aristokrat olurum, ne de demokrat. Ne halkçı olurum, ne sosyalist. Eğer bana ‘Türklükten, milletçilik ülküsünden elini çek, mutlu olursun,’deseler, ben bu tür mutluluktan mutsuzluğu üstün tutarım. Benim ben olmamam ne aklıma gelir, ne vicdanıma sığar.”

Son cümlede yine vicdan ve onu destekleyen akıl.

E-posta: muratgedik@muratgedik.nl

[1] “İsmail Bey Gaspıralı”, Türk Kültürü, sayı 23, 1964

[2] “İsmail Gaspıralı Dünyası” Abid Tahirli, İleri Yayınları, s 108, 2014

[3]“Dil Sorunu”, Tercüman, sayı 31, 11 Ağustos 1896

[4] “Can ve Hayat Sorunu”, Tercüman, sayı 50, 11 Aralık 1909