UNUTULAN TÜRKLER! “KERKÜK’Ü UNUTMADIK! KERKÜK TÜRK KALACAK”

UNUTULAN TÜRKLER! 
“KERKÜK’Ü UNUTMADIK! KERKÜK TÜRK KALACAK”
Özcan PEHLİVANOĞLU*
 
Bu yazıyı yaklaşık 10 yıl önce yazmışım. Türklerle ilgili gerçekler aynen olduğu gibi bugünde önümüzde duruyor. Şimdi Türkmeneli’nden, Kerkük’ten bizi temizlemeye çalışıyorlar. Ne kadar direneceğimizi hep beraber görececeğiz. Dilerim ki, yine bir tarih yazarız… Mesele biter mi? Tabii ki, hayır! Sırada Ege’deki adalarımız, Rodos, Batı Trakya, Doğu ve Batı Balkanlar, Kırım, Doğu Türkistan ve “var oğlu var” bir çok ilimiz var. Allah Türk Milletinin yar ve yardımcısı olsun.
Türk Milleti, üzerine oynanan oyunlar sebebiyle akşam yediğini unutur vaziyettedir.
Türk Milleti, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından ibaret değildir.
Türkiye Türkleri, uzun yıllar, uygulanan karartma politikası yüzünden, kendilerinden başka Türk olabileceğini düşünememişlerdir.
Oysa yeryüzünde, Çin Seddinden Adriyatik’e, Avrupa’dan Amerika, Avustralya ve Afrika’ya kadar büyük bir coğrafyada sayısı 300 milyona ulaşmış olan büyük bir millet yaşamaktadır.
Üçyüz milyonluk bu büyük insan kitlesini; birbirine unutturmak ve kucaklaştırmamak için bir çok oyun sahneye konmuş ve halende konulmaya devam etmektedir.
Dış güçler ve onların işbirlikçisi yerli ihanet çeteleri, Türk denilince hemen hafife ve alaya almaya başlar, biraz ısrar etseniz sizi hayalci diye nitelendirir, pes etmediğinizi görünce de “ırkçı faşist” damgasını yapıştırıverirler.
İnsanın milletini sevmesi ve uzak düştüğü kardeşini düşünmesi, araması, yardımına koşması suçmudur?
Günümüz de bir çoğu, medyanın köşebaşını tutmuş olan, 1980 öncesinin Maoist denilen dönek solcuları, komünizm baskısı altında ezilen Kırım Türkleri lideri Mustafa Cemiloğlu‘nun bir hayalden ibaret olduğunu, aslında böyle bir kişinin hiç yaşamadığını ve Türk Milliyetçileri tarafından uydurularak yaratıldığını anlatıp durdular.
Yıllar sonra Mustafa Cemiloğlu ile aynı masada otururken kendisine bir hayal ile oturduğumu fakat bu hayalin gerçeğe dönüşmesinden dolayı çok mutlu olduğumu ifade ettim.
Bize yalan söylemişlerdi. Kırım Türkleri varolmak için mücadele ediyor ve liderliklerini de Mustafa Cemiloğlu yapıyordu.
Bu zevat bize halen yalan söylemeye devam ediyor.
Hepsi AB, ABD, İsrail ve sahipleri kimse onun yardakçılığına soyunmuş vaziyette.
Tek görevleri var: Türk Milletini aldatmak.
Bahadır Selim Dilek isimli bir gazeteci “Ege’nin Unutulan Türkleri” adında bir kitap yazdı. Çok güzel bir çalışma.
Ancak sadece Ege’de unutulan Türk yok. Dünyanın dört bir köşesinde unuttuğumuz milyonlarca Türk ve kendini Türk gibi gören insan var.
Bahadır Selim Dilek‘i arayıp çalışmasından dolayı tebrik ettim. Biraz sohbet edince bana yerini ve adını, her Türk’ün başına bir şeyler geldiği ve bizimde yardım için elimiz uzanamaz diye belirtmek istemediğim, Ortadoğu’da bir Türk köyünden bahsetti.
II.Abdülhamit bu köyü Girit Adasından o bölgeye topluca gönderip iskan etmiş. Türkçe ve Rumca’dan başka bir dil konuşmuyorlar.
Bu satırları onlar ve onlar gibi bir köşede bıraktığımız insanlarımız için yazmak istedim.
Ne çok insanımızı yalnız bırakıyor ve unutuyoruz!
Oysa nerede bir Türk yaşıyorsa, onu bulup, onunla ilgilenmeliyiz.
Bu sebeble nerede ve ne kadar Türk yaşıyorsa acilen bir envanter çıkartılmalı ve elimizde faydalanacağımız böyle bir kaynak bulunmalıdır.
Birisi kalkıp bize, nerede ve ne kadar Türk yaşıyor, bunlar hangi adla biliniyor yada hangi boya mensup, inançları nedir diye sorsa, vereceğimiz bir cevap mualesef yok.
Biz; Osmanlı – Türk İmparatorluğunun hem bakiyesi hem mirasçısıyız.
Türk olanlar ve Türk gibi görülenler yada kendini Türk gibi görenler bizim özbeöz kardeşlerimizdir.
Bu nedenle kimseyi unutmaya ve yalnız bırakmaya hakkımız yoktur.
Ancak küresel güçler bazı milliyetleri öne çıkartırken bazılarını da unutturmaya çalışmaktadır.
Küresel sermaye baronlarının, çıkarlarının olduğu bölgelerdeki etnik ve dini azınlıklar daima ön planda tutulmaktadır.
Irak’ta Kürtler, Balkanlarda Arnavutlar, Rusya’da Çeçenler(güncel olarak Abhazlar ve Osetler), Çin’de Uygur Türkleri buna iyi birer örnektir.
Küresel güçlerin çıkarının olmadığı bölgelerdeki azınlıklar ya tamamen görmezden gelinir, yada unutulur, unutturulur. Tıpkı Rodos ve İstanköy’de bugün sayıları 3-5 bin arasına düşmüş olduğu tahmin edilen Türk azınlık gibi.
Günümüzde Yunanistan’a ait Oniki Ada’da varlığını korumaya çalışan bu bir avuç Türk; susturulan ve hakları gasp edilen, unutulan, unutturulan milyonlarca Türk arasındaki yerini alıyor.
Onlar; dünyanın dört bir köşesindeki diğer unutulan Türkler gibi ne Ankara’nın ne de Avrupa Birliği’nin gündemindeler.
Ankara-Brüksel arasındaki temaslarda konu başlığı bile değiller. Yani yok sayılıyorlar.
Bizim unuttuğumuzu veya görmezden gelerek yok saydığımızı, bizim dışımızdaki dünya niye hatırlayarak ortaya çıkarsın?
Bizi birbirimize unutturmalarının altında yatan sebebin, Türk Milletini tarih sahnesinden silmek olduğu çok açıktır.
Rodos, İstanköy ve Onikiada Türkleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı, babası Abdurrahman Kaymakçı‘nın başından geçen olayı anlatırken aslında Türklerin birbirine unutturulmasının nedenini de açıklamış oluyor.
Yıl 1921, yer Rodos: Dimitri, arkadaşı Abdurrahman ile şakalaşırken aniden kulağını yakalar ve çekmeye başlar. Ardından nedenini açıklar; “Bre Türko, Yunan Orduları şimdi Polatlı önlerinde, Ankara yakında düşecek. Kemal’in (Atatürk) kulağına yapışacağız ve işini bitireceğiz. Sıra sonra size de gelecek.”
İşte bizim unuttuğumuz Rodos Türkleri’nin Yunanlılar tarafından bizden görüldüğüne dair çok güzel bir örnek. Sen unut ama Rum unutmasın!..
Türk Milleti kendisinden bazı gerçekler gizlenmek suretiyle birbirinden uzak tutularak tarih boyunca zayıflatılmaya çalışılmıştır.
Güçsüz ve çaresiz bırakılmış bulunan Türk Milleti, yaşadığı coğrafyalar üzerinde soykırım ve katliamlara maruz kalarak son üçyüz yılda 150 milyon insanını kaybetmiştir.
Azerbaycan Eski Devlet Başkanı Ebufeyz Elçibey‘in “Türk’e Türk’ü tanış etmek gerektir” dediği gibi yaparak Türk’ün ortak tarihini yeniden yazmalıyız.
Unutulan ve unutturulan Türkleri bulup tanış olmak bunlardan dolayı bizim için en büyük görevlerden biridir.

*Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi (RUBASAM)

9 EYLÜL ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ!..

9 EYLÜL ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ!..
Özcan PEHLİVANOĞLU
Bugün 9 Eylül 2017… Mustafa Kemal Atatürk’ün komutası altında Türk Ordusunun düşmanı tabiri caiz ise denize dökerek “Güzel İzmir”i düşman işgalinden kurtarışının 95.yıldönümü!
Türkler açısından çok önem arz eden bir gün. Çünkü Anadolu topraklarında 15 Mayıs 1919’dan 9 Eylül 1922 tarihine kadar başımıza gelmedik melanet kalmamıştır.
Günümüzde bunların farkındamıyız? Elbette bir çok mesele de olduğu gibi bunları da, bilmeyiz. Bize bunları, gizli bir el öğretmemiştir.
Ancak sözlü tarih denilen bir olgu nedeni ile Ege bölgemizin yaşlıları, başlarına gelenleri ve olan bitenleri evde, kahvede, sohbette, muhabbette daima anlatıp durmuşlardır.
Onun için başta İzmir olmak üzere tüm Ege; Atatürk’e ve Türk Ordusuna kalben büyük bir samimiyetle bağlıdır. Gericiliğe, yozluğa, yobazlığa ve düşman seviciliğe karşıdır. Ruhsal genetikleri sebebiyle yeniden başımıza bir şey gelirse, düşmanı tekrar denize dökmeye hazırdır.
Düşman bugünde olduğu gibi sadece Yunan değildir. Onlarca yıl süren plan ve hazırlıklardan sonra 15 Mayıs 1919’ta Yunan askeri; yüzlerce İngiliz, Amerikan, Fransız ve İtalyan gemilerinin refakatinde ve korumasında İzmir’i işgale başlamıştır.
Yaklaşık üç buçuk yıl sonra bir 9 Eylül günü, bu Yunan Ordusu ve kendi ülkesine ihanet eden Rumlar İngiliz gemilerine binerek kaçmışlardır.
Bugünde Ege’deki Türk Adaları; ABD, İngiltere, İsrail, Almanya ve Rusya gibi ülkelerin yönlendirmesi ve isteği üzerine Yunanistan tarafından yerli işbirlikçilerin suskunluğu ile tıpkı Midilli gibi pervasızca işgal edilmektedir. Şimdi siz Midilli’nin işgalini hatta Girit’in verilişini de bilmezsiniz değil mi?
9 Eylül bunları hatırlattığı için önemlidir. Öleceğini bildiği halde direniş ateşini yakan Hasan Tahsin’i, Türk bayrağını yeniden İzmir valilik binasına diken Yüzbaşı Şerafettin’i ve çıplak ayakla, aç bilaç, yorgun argın ama ruhundaki mücadele azmi ile İzmir’e koşarak değil adeta uçarak giren Türk askerini hatırlattığı için önemlidir.
9 Eylül; ihaneti içselleştirmiş yerli işbirlikçilerin durdurulduğu gün olarak önemlidir. Vatanın özgürlüğü ile işgali arasındaki mukayeseyi istemiyerekte olsa yapmak zorunda kalmış olan Türk Milletinin, istiklalin ne demek olduğunu bir kez daha anladığı gün olarak önemlidir.
9 Eylül’ün ifade ettiklerini ve o günün ortaya çıkardığı “9 Eylül Ruhu”nu bir kaç kelime ile anlatmanın elbette aczi içindeyim. Olsun yine de hatırlamak ve hatırlatmak istedim. Sarı Paşa’mı ve onun yılmaz neferlerini anmak istedim.
9 Eylül sadece İzmir’lilere değil, Türkiye’nin dört bir köşesinde ve tüm Türk Dünyasında aklı ve yüreği benim gibi atan herkese kutlu ve aydınlığa ulaşmak için zihinlerdeki prangaların kırıldığı gün olsun.

AH KIBRIS VAH KIBRIS!..

AH KIBRIS VAH KIBRIS!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

 Bu yazıyı Aralık 2015’te yazmışım. Şimdi küresel güçler Kıbrıs’ı yine masaya yatırttı. Bizimkilerin eli çok zayıf. Olmayan bir Kıbrıs sorunumuzdan kurtulmaya çalışıyorlar. Tıpkı 100 küsur sene önce Balkan sorunundan kurtulmaya çalışan Osmanlının yöneticileri gibi! Tarih yine tekerrür mü, edecek? Ona siz karar vereceksiniz!

Türkiye’nin başı, Güneydoğu’da yoğun bir çatışma süreci yaşanan pkk ile dertte…

Türk Milleti de haliyle buraya odaklanmış durumda ama etrafında en az bunlar kadar önemli gelişmeler oluyor. Bunlardan ikisi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden vazgeçilmeye çalışılması ile Ege Denizindeki Türkiye’ye ait adaların Yunanistan tarafından işgaline göz yumulmasıdır. Yazımızın konusu olmayan ama dikkatinizi çekmek istediğim üçüncü bir konu ise Bulgaristan’daki Türk siyasetinin (HÖH), düşürülen Rus uçağı bahane edilerek parçalanmak istenmesidir.

Benim çocukluğum, Kıbrıs için söylenilen “Ya taksim, ya ölüm” ya da “Kıbrıs’ı satanı bizde satarız” sloganlarını dinlemekle geçti.

Kıbrıs Barış Harekatı sırasında; günlerce yapılan karartmayı ve evimizin pencerelerini defter kaplama kağıdı ile kapatışımı asla unutmam.

Rahmetli Turan Güneş’in, “kızı Ayşe’yi tatile çıkartışı”da hafızamdan hiç silinmez.

Yine rahmetli olan “Büyük Türk” Rauf Denktaş’ın mücadelesi, bizim Kıbrıs için düşündüklerimizin rehberidir. Keza diğer Kıbrıslı Türkler içinde aynı şeyleri düşünür ve hissederim.

Kıbrıs ve Kıbrıslı Türkler, Türk Milleti için çok önemlidir ama esas olan Kıbrıs’ın kesbettiği stratejik önem Türkiye için daha da çok önemlidir.

Kıbrıs’ı kaybederseniz, Doğu Akdenize çıkamazsınız. O bölgenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarında hak iddia edemezsiniz. Dahası Türkiye’de evinizde rahat oturamazsınız! Bu o kadar önemli mi derseniz, size yediğiniz ekmek ve içtiğiniz su kadar önemlidir cevabını veririm.

Ve bu önemde bir Kıbrıs, malum güç ve kişilerce Rumlara verilmek üzeredir. Hem de Denktaş’ın; Mehmetçiklerin ve Lala Mustafa Paşa’nın leventlerinin kemiklerini sızlatırcasına! 

Ege’deki adaları teslim edişimiz, Girit’ten bu yana günümüze kadar olan süreçte değişmeden devam ediyor.

Bu nasıl bir ihanettir ki, Türk vatanı Anadolu’ya yapışık Sakız, Rodos, İstanköy, Meis, Simi, Midilli gibi adalar Yunanistan’a peşkeş çekilip durdu…

Şimdi bunlara 18 ada daha eklendi. Türkiye tarafında, medya ve siyasette “çıt” yok… Sen git bakalım Yunan hükümranlığında olan adaları işgal et, dünyanın nasıl ayağa kalktığını gör!

Bu adaların işgal edilmesi önemli mi? Hemde çok önemli… Birincisi Ege Denizi bir Yunan Denizi haline geliyor. İkincisi tartışmalı olan kıta sahanlığı meselesi nedeni ile Yunanlılar topraklarımız üzerinde hükümranlık iddia etme hakkına kavuşuyor. Üçüncüsü yeraltı ve yerüstü zenginlikler Yunanlıların eline geçiyor.

Ege’deki adaların Yunanlılara terki ile KKTC’den vazgeçilmesi, Akdeniz ile Ege Denizi’ni Türkiye’ye kapatıyor. Ve böylece üç tarafı denizle çevrili olan bir Türkiye kara devletine dönüşüyor.

Yani Türk Milletinin varlığı ve istikbali açısından çok önemli bir konu!

Yeterince tartışıyor muyuz? Gündem oluşturuyor muyuz? Siyasal tepki veriyor muyuz? Güvenliğimizi sağlamakla görevli Türk Silahlı Kuvvetleri ne yapıyor? Bu ve benzeri sorulara ne yazık ki, müspet cevaplar veremiyoruz.

Keşke 40 yıl önce olduğu gibi “Kıbrıs’ı ve Adaları, Rumlara (küreselcilere) satanı biz de satarız” diye haykırabilecek durumda olsaydık. Ama görüyoruz ki, çoğunluğun böyle bir sorunu yok. Biz anlattık belki sizin bundan sonra olur!”

 

 

ŞEHİTLER ÖLÜYOR !..

ŞEHİTLER ÖLÜYOR !..

Özcan PEHLİVANOĞLU

 

Türkiye’nin temel sorunları var. Ve Türkiye bu temel sorunlarını çözmeden yada hafifletmeden nefes alamaz. İslam dininin şehitlerin ölmediğine dair hükümlerini biliyorum. Ancak ne var ki; çocuklarını kara toprağa veren analara, babalara ve kocalarını kaybeden kadınlara yada babalarını yitiren yetimlere bunu anlatmak kolay değil. Çünkü ateş düştüğü yeri, en kavurucu şekilde yakıyor.
Hem şehitlerin, anaları, babaları, kardeşleri ve çocukları; ihanet ile barış yapılsın ve memleket toprakları bölücülere verilsin diye canlarını kara toprağa teslim etmediler ve etmiyorlar da.
Bunları bilerek ve görerek adım atmalıyız. Birincisi şehitlerin, aileleri için dünyevi olarak öldüğünü göz ardı edemeyiz, ikincisi eğer ihanetle barış (!) olacaksa, boşuna şehit olduklarını da kabul etmek mümkün olmaz.

Bunlara karşın Türk Milletinin esas sorunu, eğitimdir. Eğitim ile dünyevi ve uhrevi gerçeklerden mahrum bırakılan bir toplum yapımız var.
İnsan pozitif yada sosyal bilimler açısından eğitilmezse, kendi yurdunu ve dolayısıyla şahsi menfaatlerini bile koruyamaz hale gelir. Bugün terör ve ekonomik sıkıntılar içinde boğulmamızın ve geleceğimizi tehlikeye atmamızın yegane sebebi budur.
Türkiye’de, Türk Milletinin menfaatlerini korumaya yönelik bir eğitim sistemi olmadığı için “milletleşme projesi”ni tam nihayete erdirmeye çalışırken, başımıza bir hain takımı çıkarak, Türk Milletini 36 etnik parçaya bölmeye kalktı. Bu yetmedi, bölücü terörü muhatap alarak masaya oturdu ve milletin sosyal ve manevi yapısı daha da dinamitlendi.

Sonuç; her yerden şehit haberleri geliyor. Toplumsal tepki neredeyse sıfır… Çünkü çoğunluk eğitimsiz ve yaratılan algılara yenik düşüyor, örgütlü azınlık ise ihanetin merkezi rolünde!
“Ah bilseydik” diyenlere sesleniyorum. Bilecektiniz kardeşim! Ortalama bir insan ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak her şeyi bilmek zorundasın. Bilmiyordum demek yada argo tabirle bu “ayaklara yatmak” olmaz.
Edward F. Benson’un 1917 yılında yazdığı kitapta “Bir Türk İmparatorluğu olan Osmanlı Devleti hasta adam değildir ve hiç bir zaman hasta olmamıştır. Çünkü Türkler hasta değil hastalığın kendisidir. Türklük kanserin kendisidir ve bu canavar tümör üzerine çöktüğü canlı dokulardaki yaşamı sömürmek ve öldürmek için yaşar… egemenlikleri altında yaşayan halklarla olan ilişkilerini anlamak için Türklerin kanlı tarihini biraz irdelememiz gerekir” diye külliyen yalan söylemektedir.
Ancak Hristiyan Batı’nın Türklere karşı bu bakış açısını ve propagandasını bilmek zorundasınız ki; bu günkü kirli bölücü terörü anlayabilesiniz! İşte Edward F. Benson’un 100 yıl önce yazdıkları, pkk ve destekçilerinin bugünkü politikalarının temelinde yatan fikirlerdir.
Ancak bunları bilmeyen Türk, okyanusun ortasında mahsur kalmış ve hangi yöne kulaç attığını bilmeyen bir insan halindedir.
Bir Türk İmparatorluğu olan Osmanlı’da ve bugünde Türkiye Cumhuriyeti’nde, vatandaşları devletlerine karşı ihanet dolu bir kalkışmaya yönelttiler. Hoş gerçi onlarda bu işe çoktan teşne imiş!
Sırplar, Makedonlar, Bulgarlar, Arnavutlar ve nihayetinde Rumlar ile Ermeniler şimdi de Müslüman Kürtler (pkk yandaşları) yaşam dostları olan müşfik, sabırlı, uysal, paylaşımcı ve hatta dindaşları olan Türklere karşı, Türk toprağı olan Anadolu ve Balkanlarda ihanet ettiler.

Bugün Türk Devletini yönetme talihsizliğini görerek yaşadığımız adamlar sayesinde pkk’nın ve türevlerinin geldiği nokta, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Şırnak İl Örgütü’nün yaptığı 10 Ağustos 2015 tarihli açıklamadır: “Kentte bulunan devletin tüm kurumları bizim için meşrutiyetini kaybetmiştir. Bu şekliyle devletin hiçbir atanmışı bizi yönetemeyecektir. Bundan sonra halk olarak öz yönetimimizi esas alarak, demokratik temelde yaşamımızı inşa edeceğiz. Bundan sonrada gelişecek tüm saldırılar karşısında demokratik öz savunmamızı gerçekleştireceğiz. Bundan sonra kentimizde kendimizi de bizler yöneteceğiz. Başkalarına yönettirmeyeceğiz.”

Eğer temel sorunlarımızı, tarihsel içeriği ile bilmezseniz ve bu sorunları halletmek için gereken güçlü iradeyi ortaya koymazsanız; vatan, bayrak, din, iman ve namus için hayatlarının bağrında bu toprağa düşen şehitlerimiz ölür. Ama siz ne yaparsanız yapın, biz şehitlerimizin ölmemesi için son nefese kadar mücadeleyi bırakmayacağız!

Bu yazı da tarafımızdan bir buçuk yıl önce yazılmış. O günlerden bu yana kaç şehit verdiğimizi bilmiyorum. Ancak yüzlerce olduğu kesin!

Dün diyebileceğimiz 10 Aralıkta 44 şehidimizin acısı henüz küllenmeden bugün Kayseri’den 13 şehit haberi daha geldi. Yandı gene ciğerlerimiz…

Ancak perşembenin geleceği çarşambadan bellidir. Yaşananlar, yapılanlar ile yapılmayanların bir sonucudur. Bizde bu sebeple yıllardır uyarılarda bulunuyoruz ancak kale alınmadığımız da bir gerçektir.

Şunu söylemek isterim ki, Türkiye’nin sahibi Türklerdir. Ancak Türkiye Türkler tarafından yönetilmez ve buna yüzyıllardır müsade de edilmez. Ancak Türk adına Türkiye’yi yöneten Türk olmayanlar; başları sıkışınca Türk’ü hatırlarlar ve fırtınadan Türk’e sığınarak kurtulmaya çalışırlar! Günümüzde olduğu gibi…

Yine yaşadığımız bu fırtınalı günlerde sığınılacak liman Türklerdir. Ancak dilerim ki; fırtına atlatıldıktan sonra Türk’ün aklı başına gelirde, dizginleri bir daha vermemek üzere eline alır. İşte o zaman, şehadetlerin gerçek anlamını bulacağı ve şehitlerin asla ölmeyeceği zamandır.

O günü görmek ümidi ile şehitlerin ruhuna kalpten bir Fatiha…

 

KİMİN AKLINA GELİR PREVEZE!

KİMİN AKLINA GELİR PREVEZE!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Bu gün 28 Eylül, Barboros Hayreddin Paşa komutasındaki Türk donanmasının Andrea Doria komutasındaki Haçlı donamasını Preveze önlerinde imha ettiği tarih…

Akşam yediğini unutan Türk Milleti 28 Eylül 1538’de ne olmuş, nereden bilecek!

Biz şimdi Türk Deniz Kuvvetlerini yok etmekle meşgulüz!

Ergenekon, Balyoz, Casusluk ve nihayetinde Fetö dediğimiz olaylarla deniz kuvvetlerimizin içine ettik ve etkinliğini neredeyse sıfırladık..

Bize de böylesi yakışırdı!

Zaten güzel ve iyi ne varsa yok etmeye çalışıyoruz.

Hiç birimiz dünya denizlerinde nasıl var olacağız? Kendi denizlerimizi ve coğrafyamızın kilidi İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını nasıl koruyacağız diye düşünmüyoruz.

Belki de 1 Eylül’de başlayan yeni av sezonunda hangi balık çok çıkacak ve balığı ucuz yiyebilecekmiyiz derdinden başka denizlerle ilgili bir derdimiz yok..

Gerçi benim de yoktu ama ta ki; bir dostumun telefonu ile ayılana kadar.

İzmir’den arayan vatansever arkadaşım, kimsenin Preveze Zaferi’ni gündeme getirmediğini halbuki bu deniz savaşının tarihimiz açısından çok önemli olduğunu belirtti.

Ben de içimden “bize ne, biz zaten denizci millet değiliz” deyiverdim. Ya da bende “denizci millet” olmadığımız propagandasının etkisinde kalmışımdır. Neyse, bir çok şeyin karartıcı etkisinde değilmiyiz?

Onun için sizlere Türk denizcilerinin Preveze Deniz Zaferini, Barboros Hayreddin Paşa ve nice komutanları, leventleri, bahriyelileri hatırlatayım, denizciliğin ve denizlerin önemini bir kez daha gündeminize getireyim dedim.

Hayatlarını Türk Milleti için adayan tüm denizci askerlerimize minnet duyuyorum.. Şehitlerin, gazilerin ve ahirete göç edenlerin ruhu şad olsun, yaşayanlara da sağlıklı ve mutlu bir ömür dilerim.

Türk Milleti için tarihin şanlı bir sayfası olan Preveze Deniz Zaferimiz kutlu olsun ve sizler tarafından dün neye karşı mücadele etmişsek bugün de aynı şeylere karşı mücadele ettiğimiz unutulmasın!

 

DIŞ DESTEKLİ İHANET ve “YENİ TÜRKİYE”…

DIŞ DESTEKLİ İHANET ve “YENİ TÜRKİYE”…

Özcan PEHLİVANOĞLU

Türk toprakları yüzyıllardır dış güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin saldırısı altındadır.

Bu dış güçler ile işbirlikçileri, planlamalarını sadece bir olaya ilişkin yapmazlar. Yani bir taş atarak en az on kuş vurmayı hedeflerler.

Biz de yeteneğimizin el verdiği oranda, onlara nazire yaparcasına, bu yazıda on tane meram anlatmaya çalışacağız.

Türkiye’de “yenilik hareketleri” ve “reform” denilen işlerin bir istisna dışında (Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kurulması) neredeyse tamamının arkasında dış güçler ve yerli işbirlikçileri vardır.

Osmanlı döneminden yana bu böyledir ve son darbe teşebbüsünde de belirttiğimiz husus aynen tahakkuk etmiştir.

Darbeler ve isyanlar hep dış desteklidir! Ancak üzülerek ifade etmeliyiz ki; hain kontejanımızın çokluğu sebebi ile daima uygulama zemini hazır vaziyettedir.

Hep söyledik, dünyanın hiç bir milleti ve devleti, böyle ve sürekli bir saldırı altında değildir. Olsalar zaten çoktan yok olup gitmişlerdi!

Menemen olayında dönemin kayıtları ve duruşmalar incelendiğinde Kubilay’ın kafasını kesenlerle, İngiliz ajanlarının ilişkisi açığa çıkmıştır. Bugün de zavallı ana kuzusu Mehmetçikleri linç edenlerin yabancı uşaklığı (İşid veya pkk), merak etmeyin yakında ortaya çıkacaktır.

15 Temmuz darbe girişimini yapanlar hain, fakat onlara karşı duruyorum diye Türk Ordusu’na ve Türkiye Cumhuriyeti’ne olan hıncını kusanlarda aynı oranda haindir.

Bunlar aynı kaptan beslenen, büyüyen, palazlanan ve ihanet noktasında buluşan tiplerdir.

Onun için bu darbe teşebbüsü ile bir darbeyi hedefleyenler; bir çok amacı birlikte gerçekleştirmek için hareket etmişlerdir. Örneğin darbe başarısız olur ise uyguladıkları yöntem asker-polis çatışması ile “iç şavaş” çıkarmaya yönelik olmuştur.

Biz hala Kubilay’ın kafasının kesilmesini, Adnan Menderes ve Deniz Gezmiş’in asılmasını yada 12 Eylül’ün “bir ondan bir bundan” mantığını nasıl unutmamışsak yarın da 15 Temmuz’da halkın üzerine acımasızca ateş açan askerleri ve erleri linç edenleri de unutmayacağız.

Bu olayların gerçekleşme şekilleri ile topluma kin ve nefret tohumları ekilmiştir. Demek ki; her olasılıkta Türk Milletinin içine bu darbenin de, kin ve nefret tohumları da ekmesi istenmiştir. Tıpkı Madımak ve Başbağlar katliamlarının karşılaştırılmasının yapılmak istenmesi gibi!

Türkiye’de darbe, önce Allah’ın yardımı sonra da Türk Milletinin direnci sebebiyle önlenmiştir. Ancak görülüyor ki; bu darbeyi planlayanlar işlerine devam ediyor. Bunu nerden çıkartıyorsun diyebilirsiniz!

“Yeni Anayasa” yapılsın, “Türkiye Cumhuriyeti baştan aşağıya yeniden yapılansın”, “devlet yeniden tanzim edilsin”, “harp okulları ve askeri liseler kapatılsın” diyen ben değilim!

Unutmayın, bu ordunun genlerinde darbecilik anlayışı bulunsa bile bizim yaşadığımız bu coğrafya da, askerliği askerlik gibi yapacak güçlü bir orduya ihtiyacımız var. O sebeble, harp okulları ve askeri liseler kapatılmamalıdır. Suç okullarda değil o okulları yönetenlerde, bu rezilliğe göz yumanlardadır. Islah ile yanlışlardan dönmek var iken, kapatmak daha büyük yanlış olur. Yani suç; devlet, sistem veya rejimde değil, kötü gidişata destek olan veya görmezden gelenlerdedir.

Türkiye’nin “Yeni Anayasa”ya veya “devletin baştan sona yenilenmesi”ne ihtiyaç yoktur. Nereden çıkartıyoruz bunları? Kusura bakmayın ama, bana her “yeni” sözcüğü darbenin arkasında olduğu konuşulan, ABD’nin muteber adamı G. Fuller’in “Yeni Türkiye”sini hatırlatıyor…

Şimdi biz bu darbecilerin, darbe sonrası yapmak istediklerini, ne olur kendi elimizle yapmayalım! Aksine Atatürk Türkiye’sini dönüştürmek isteyenlerin, bu darbe nedeni ile bulduklarını zannettikleri bahaneyi, başlarına bir çorap gibi geçirelim.

Üç harflilerin Ankara masası (!) tarafından yönetilen iç siyasete karşı, tepkili ve duyarlı olalım. Yerli ve milli siyaseti destekleyelim. Her daim doğru söyleyip, hep yanlış yapanlara karşı uyanık olalım.

En büyük endişem,Türk Milletine düşman olanların dış destekli ihanet ile başaramadıklarını, yaratılan algılar nedeni ile bizim onlara altın tepsi içinde ve elimizle sunmamız ihtimalidir. Çünkü bize karşı oynanan oyun; tek basamaklı değil aksine uzun bir merdiven gibi sıralı ve çok alternatiflidir.

Yapacağımız iş, Türkiye’yi kuruluş felsefesinde yaşatmak eğer bunda bir sapma var ise yeniden kuruluş felsefesine geri dönmekten ibarettir.

 

 

AMERİKANCI CEMAAT PARTİSİ(ACP)!..

AMERİKANCI CEMAAT PARTİSİ(ACP)!..

            Özcan PEHLİVANOĞLU

 08.Ağustos.2010 TARİHİNDE YAZMIŞIM YANİ TAM 6 YIL ÖNCE.. DEMEK BEN ANLATAMADIM YA DA DİNLEMEK İŞLERİNE GELMEDİ!..

 

Türk siyasi hayatına yakın bir süreçte yeni bir parti daha katılacak. Böylece üstü kapalı yürütülen siyasi faaliyetler de aleniyet kazanacak. Doğrusu da budur. Bir parti üzerinden siyaset yapmaktansa çıkar ortaya kendine oy istersin.

Tarikatlerin, Osmanlı – Türk İmparotorluğu döneminde de siyaset yaptıkları, zaman zaman iktidar oldukları bazı siyaset bilimcilerce göre de dönemin siyasi partileri olarak kabul edildikleri bilinen gerçeklerdir.

Cumhuriyet döneminde gelişen ve değişen dünya koşulları çerçevesinde tarikatların siyaset üzerindeki etkisinin önüne geçilmek istenmişse ve bu sebeple bir takım yasaklar getirilmişse de, geldiğimiz nokta itibarı ile bunda başarılı olunamadığı görülmektedir.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında tarikatların  faaliyetlerine resmen son verilmişse de bunlar yaşayan sosyal organizmalar olduğu için yeraltında faaliyetleri devam etmiş ve uhrevi amaçların yanında dünyevi hedeflerin tahakkuku için tarikat mensuplarının siyaset yapması ile günümüze kadar gelinmiştir.

Serbest Fırka uygulamasından bu yana Demokrat Parti ile devam eden tarikatların siyaset yapma gerçekliği, AKP iktidarı zamanında da artan bir kuvvet kazanarak  sürmektedir. Ancak bu siyaset yapma isteğinin ikrarı, her nedense cemaat ve tarikatları yönetenler tarafından pek kabul görmez ve bu gerçek itiraf edilmez.

Demokrat Parti, Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi, Demokratik Parti, Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi, Islahatçı Demokrasi Partisi, Refah-Fazilet-Saadet Partilerinin silsilesi, Bağımsız Türkiye Partisi, Büyük Birlik Partisi ve hatta Ecevit’in Demokratik Sol Partisi; cemaat ve tarikatlarla yakın ilişki içinde olmuştur.

Cemaat ve tarikatlar, bu partilere adaylarını yerleştirerek onları meclise göndermeyi başarmış ve destekledikleri partinin iktidar olması halinde bu adamlarını bakanlık ya da bürokrasinin üst koltuklarına oturtmuşlardır.

Bu çalışmalar  devletin bizzat kendisi tarafından da çeşitli nedenler ve zorunluluklar sebebi ile zaman zaman desteklenmiştir. Kenan Evren döneminde olduğu gibi.

Osmanlı dönemindeki hak ve imtiyazlarını, Cumhuriyet ile birlikte kaybeden cemaat ve tarikatlar; bu hak ve imtiyazları yeniden kazanabilmek için olağanüstü bir disiplin, fedakarlık ve çalışkanlık isteyen çalışmaları sürdürmüş ve bu günkü güçlerine ulaşmışlardır. Hatta bu konuda bir çok şey mübah görülmüştür.

Tarikat ve cemaatlerin bu çalışmaları, milli devletten hoşnut olmayan dış güçlerle kesişmiş ve bu gruplar günümüze kadar işbirliğini sürdürerek gelmişlerdir.

                Türk devletine ve Türk milletine, düşmanlık besleyenlerin açıktan mücadelesine karşın, bu tarikat ve cemaatlerin içinde yer alanlar, düşmanlıklarını üstü kapalı bir şekilde ve takiye yapmak suretiyle gerçekleştirmişlerdir.

Siyasal manada ümmetçilik kavramına sahip çıkılırken özellikle Türklük kavramı hedef seçilmiş ve her platformda Türk olmayanlar ya da Türk olsa bile kendini Türk görmeyenler desteklenmiştir. Bu gün Türküm diyemeyen bir başbakanın desteklenmesi gibi…

Kanaatimce Türkiye’de faaliyet gösteren cemaat ve tarikatlar son üç yüz yıllık süreçte milli olma fonksiyonunu yitirmiştir. Bunun başlıca sebebi tarikat ve cemaatlerin Türk toplumunun sosyal hayatındaki öneminin başta İngilizler olmak üzere Fransızlar, Almanlar, Yahudiler ve nihayetinde Amerikalılar tarafından anlaşılması ve akabinde bu yapıların saydığımız devletlerin kontrolüne girmesinden kaynaklanmıştır. Milli Mücadele’nin başlangıcı ve devamınca, tarikat ve cemaatlerin tavrı, vurgu yaptığımız hususun en büyük göstergelerinden biridir.

Türkiye’deki cemaat ve tarikatlar, ne yazık ki kendini siyasal İslamcı olarak tanımlayan bölücü Kürtlerle, bunlara maddi ve manevi nedenlerle teşne olmuş ve yabancı güçlerle işbirliği içinde olan insanların elindedir.

Bunlar mütedeyyin insanlarımızı, Allah’la aldattıkları kadar Allah’la da korkutarak dünyevi maçlarına ulaşmaya çalışmaktadır. Nihai ve aynı zamanda birinci hedef; işbirlikçileri ile birlikte önlerindeki en önemli engel olarak gördükleri milli devleti yani Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak ve Türk Milletini yok etmektir.

Siyasetle ilgilerinin olmadığını her fırsatta tuzaklarına düşürdükleri ve şartlı refleks verir hale getirdikleri masum insanlara tekrarlayan, bu cemaat ve tarikatlara; siyasetteki adamlarınıza,Türk yargısında, emniyetinde, bürokrasisinde, eğitim sektöründe, diyanet teşkilatında bu kadar örgütlenme ve Türk Ordusuna sızma çabasına ne lüzum var diye sormak gerekmez mi?

Tarikat ve cemaatler, dünyevi hedeflerini gerçekleştirmek için dış güçlerin desteği ile adam yetiştirmiş ve bunları cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık koltuğu başta olmak üzere önemli koltuklara taşımayı başarmıştır. Ancak bütün bunlar, onların nefsine yeterli gelmemektedir. Hep daha fazlası istenmektedir. Daha fazlası ise yukarıda belirttiğim nihai hedeftir.

Türkiye’de son yirmi yıllık süreçte bir cemaat, özellikle dünyanın sahibi olma iddiasındaki Amerika Birleşik Devletleri ve onu oluşturan güçler tarafından desteklenerek bu günlere gelmiştir. Bu cemaatin, ilgi sahasında öne çıkarılışında rahmetli Esad Çoşan’ın başına gelen kaza bile çok manidardır.

Şimdi bu cemaatin önderi kabul edilen zat, Amerika’da, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti’nin kaderini etkileyecek 12 Eylül referandumu ile ilgili çok önemli laflar ediyor. Mezarlıktakilere bile “evet” oyu verdirmek gibi… Mavi Marmara gemisinde yaşananlar hakkında İsrail’den yana tavır alan açıklaması da henüz çok taze. Bu cemaatin gazetesi ve yazarları ise AKP iktidarı döneminde tamamen siyasete soyunmuş durumda. Hoca efendinin gayri resmi sözcüsü Hüseyin Gülerce’de tam bir AKP ve “evet” propagandisti. Öyle ki; Gülen’i 12 Eylül’de Türkiye’ye oy vermeye davet eden Devlet Bahçeli’ye cevap anında Hüseyin Gülerce’den geliyor. Bunlar bana hiç tuhaf gelmiyor. Adamlar kendilerinden beklenileni yapıyor ve karşılığını da alıyor. Yani bedavaya çalışmak yok.

Türkiye’de AKP kurulana kadar birbirini yiyen cemaat ve tarikatlar, AKP kurulurken görünmez bir el tarafından bir araya getirilmiş ve bu birliktelik bu güne kadar çok güzel bir şekilde devam ettirilmiştir. Bu birliktelikten en büyük aslan payını ise Amerika’nın kucağına oturmuş, her şeyden anlayan hoca efendinin cemaati almıştır. Bunu gören şaşar beşer insanoğlu da cemaata kapak atarak oradan aldığı icazetle koltuk kapmaya çalışmaktadır. Bu döngü cemaati inanılmaz bir güce taşımıştır. Hem herkes bilir ki; Amerika’nın ve Yahudilerin icazeti olmasa dünyaya bu kadar yayılmak günümüzde mümkün değildir. Belki de onlarda geçmişte İngiltere Kralını veya Alman İmparatorunu irşad ederek İslam dünyasınının mukavemetini kıran ataları gibi ABD başkanlarını irşad ediyor ya da bu işbirliğini müridlerine böyle anlamlı bir şekilde izah ediyorlardır!

Asla siyaset yapmayız takiyesini ısrarla sürdüren cemaatin, gösterdiği bu kadar siyasi tavırdan sonra biraz samimi davranarak  partileşme zamanının artık geldiğine inanıyorum.Türk Milletini bu kadar aldatmak ve kullanmak büyük bir haksızlıktır. Eğer hoca efendi samimi ise bu haksızlığı gidermek için bir an önce partisini kurarak başına geçmelidir. Yetişmiş kadroları ile bir değil beş parti bile kurması mümkündür. Zaten gazete, televizyon, banka, okullar, müteahit, sanayici ve bil cümle her maddi imkanda hazırdır. Onun için, böyle kaçak dövüşmeye gerek yok.

Eğer benim koyduğum ismi beğenmediyseniz başka bir isimde koyabilirsiniz. Yeter ki inancı kuvvetli, imanı sağlam ve İslam’ın kılıcı olan Türk Milletine karşı biraz samimi olun. Takke düşüp kel görününce, merak etmiyorum Müslüman Türkler sizin hakkınızdan gelir.

Meraklısına son söz; tarihte buna benzer örnekler görüldü ve baki kalan Türk Devleti ve büyük Türk Milleti oldu. Tarih tekerrürden ibaretse yine aynısı olacaktır. Unutmayalım ki; Allah her daim doğruların yardımcısıdır.

 

 

 

“İSTANBUL İŞGAL EDİLDİ” HABERİNİZ VAR MI ?

“İSTANBUL İŞGAL EDİLDİ” HABERİNİZ VAR MI ?

Özcan PEHLİVANOĞLU

 

Türk Milleti; hali hazırda zaferlerini hatırlayıp konuşan ama buna karşılık yenilgilerini göz ardı eden bir millet olarak yaşıyor.

Yarın ne yapar şimdilik onu kestiremiyorum. Çünkü Türk Milleti, her an hiç akla gelmeyecek süprizleri yapabilecek bir karaktere sahip.

Türklerin elde ettiği zaferler, son yıllarda Türk’e hasım olanların elinde Türk’e karşı kullanılan bir oyuncak olmaya başlamıştır.

Bu zaferler, kast ettiğimiz kişi ve kurumlar tarafından özünden çarpıtılarak Türk Milletinin aleyhine kullanılmaya başlanmıştır. Hem de Türklerin ödediği vergilerden korkunç paralar harcanarak!

Bunların bir örneği, İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethi hadisesidir. Bu fetih kutlamaları bile çok eleştirdikleri Atatürk Cumhuriyeti döneminde akıl edilmiş ve Türklerin hafızasına yeniden sokulmuştur.

Yoksa Türk, İstanbul’un fethini ve arz ettiği önemi çoktan unutup gitmişti. Amaçta buydu! Türk’e unutturmak… Ancak şimdi yeni amaç bu fetih kutlamalarını, Çanakkale Müdafaasını, Sakarya’yı, Dumlupınar’ı Türk Milletinin aleyhine kullanmaktır. Propaganda dili ise buralarda “Türk”ü görmezden gelmektir.

İstanbul, Fatih Sultan Mehmet komutanlığında Türk Ordusu tarafından feth edilerek bir Türk şehri haline getirilmiştir. Bunda bir mesele yoktur.

Ancak bu aziz ve kutlu şehir, Kasım 1918 ile Ekim 1923 tarihleri arasında düşman işgali altında kalmıştır. Bu koskoca bir beş yıla tekabül etmektedir.

İnsanın sorası geliyor: “E be gafil, İstanbul’un fethini tonlarca paraya anıp duruyorsun da, beş yıllık zilleti niye bu halka her yıl hatırlatmıyorsun?”

Bunu yapmazlar! Bilmezsiniz ama zamanın yanlış politikalarının mimarları, ihanet odakları, gafillerin adları, işbirlikçileri, din tacirleri ortaya çıkar ve bunların torunlarının bugün kimler olduğu anlaşılır ki; bunu birileri hiç istemez…

Halbuki bunlar bilinmelidir. Hangi zillete maruz kaldığımız, bir daha aynı şeylere muhatap olmayalım diye nesilden nesile mutlaka aktarılmalıdır.

İşgal sırasında ölen, mallarına el konulan, namusları ellerinden alınan Türklerin durumu; bugün yaşayan Türklere her yıl anlatılmalıdır.

Fransız askerlerinin, işbirlikçi yerli Rum ve Ermenilerin rehberliğinde Müslüman Türklerin kapılarını dipçikleyerek “Ayşe istiyorum, Fatma istiyorum, Hatice istiyorum” dediğini bugün “bu millet” dediğimiz Türkler öğrenmelidir.

Apostol, Todori, Kommit, Milto, Panayot, Buhari, Pandeli isimleri bugün size bir anlam ifade etmeyebilir ancak bunlar İngilizlerin desteği ile Müslüman Türklere İstanbul’da hayatı çekilmez kılan çetelerin adlarıdır.

İstanbul’un ve Türk Yurdunun işgaline elbette direnen insanlar vardır. Bunlar Atatürk’ün önderliğinde Türk Milletinin, milliyet ve vatansever evladlarıdır. “Geldikleri gibi giderler” anlayışı ile İstanbul’u 6 Ekim 1923’te resmen işgalden kurtarmışlardır.

Sivas Anadolu Kadınlar Birliği bakın İstanbul’un işgalini nasıl protesto ediyor “Memleketimizin her gün kıymetli bir parçasının işgaline razı olmayacağız. Baş şehrimizin işgalini, padişahın mahsur kalmasını, dindaşlarımızın yirminci asırda asla yapılamayacak hakaretlere maruz kalmasını, yatak odalarına kadar girilerek ülkenin kıymetli evlatlarının yanlarında eşleri dövülerek kelepçelenmelerini, Millet Meclisine (Mebusan Meclisi) süngülerle girilmesine Türk Milletinin asla rıza göstermeyeceğini ve bunu kabul etmeyeceklerini, eğer maksatın Türk Milletini yok etmek ise bunun mümkün olmayacağını ilan ederiz”… Türkiye’de bunlar konuşulsun istemeyen odaklar var. Neden?

Çünkü o zaman karşılarına; Sait Molla, Mustafa Sabri, Damat Ferit ve İskilipli Atıf gibiler çıkıyor. Onlar çıkınca da “bu millet” masalını anlatmak imkansız olur. Ben her sene İstanbul’un işgalini hem de hiç para harcamadan hatırlıyorum… Sizde hatırlayın!

 

HAYAT SAHNESİNDE SİYASET OYUNU !..

HAYAT SAHNESİNDE SİYASET OYUNU !..

Özcan PEHLİVANOĞLU

 İnsan hayatının; ekonomisini, eğitimini, kültürünü, inanç sistemini, mutluluğunu, huzurunu, güvenliğini, hak ve hukukunu, mülkiyetin korunup korunmayacağını siyaset belirler.

Gördüğünüz gibi siyaset, insan hayatında çok geniş bir yelpaze de etkin olan bir unsurdur.

Dünya üzerinde siyasetin önemini anlamış olan güçler, siyaseti hakkıyla yapmak ve siyasetin doğasından kaynaklanan kuralları uygulamak için azami gayret gösterirler.

Siyaset sadece ülke sınırları içinde yapılmaz. Siyaset, milli hedefler ve planlar sebebiyle yurt dışına da taşar.

Her bir gücün, konuşlandığı toprakların sınırları dışına, siyasetini taşırması doğaldır. İnsanlık tarihi, bu mücadelenin yani siyaset mücadelesinin, yerküreye dağılımından ve bunun toplamından ibarettir diye de, söylenilebilir.

Rahmetli Dündar Taşer’in de söylediği gibi, yeryüzünde milli hedeflerini gerçekleştirmek için siyasetini, sınırları dışına taşıyabilecek güçte olan millet sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır.

Ve bu milletler birbirinin rakibidir. Bu yarışta kim rakibini yada rakiplerini oyundan düşürürse, onun siyasetinin etki sahası, buna nispeten büyüyecektir.

Günümüzde yaşanan gelişmelerin ana nedeni budur…

Yoksa “ihtiyar dünya”mız, siyasetin bu acımasızlığı olmasa, hepimize yetip de artacak imkanları insanlık alemine sunacak bir yeterliktedir.

Uluslararası siyaset, dünyayı etkilediği gibi Türk Milletini ve Türkiye’yi de etkilemektedir. Çünkü biz bir bütünün parçasıyız ve bu nedenle etkilenmemiz düşünülemez.

Türkler, ne yazık ki; çerçevesini çizdiğimiz bu siyasetin yüzyıllarca dışında kalmış yada bırakılmıştır. Bu siyaset dışılığın tesadüfen geliştiği söylenilemez.

Türklere rakip olan milletler, siyasetlerinin gereği olarak, Türklere karşı planlı ve hedefli bir siyasi mücadele yürütmüşlerdir. Ve halende bu siyasi çalışmaları, Türklere karşı sürmektedir.

Türkler, milli bir siyaset anlayışını ortaya koyamaz haldedir. Bunun sebebi, yukarıda anlattıklarımız nedeniyle, Türk siyasetinin, gayrı Türkler ile mankurtlaşmış Türklere birilerince (!) işgal ettirilmiş olmasıdır.

Bu durum, siyasetçilerin kendi ağızlarından da itiraf edilmektedir. Yani bir pervasızlık durumu söz konusudur!

Siz milli eğitiminizi, kültür politikalarınızı, maliyenizi, dış işlerinizi, savunmanızı, gençliğinizi yabancılara teslim eder seniz, ortaya milli bir siyasetin çıkmayacağını kundaktaki bebek bile anlar!

Günümüzde de aynı sorun yani Türk siyasetinin etnik özürlüler tarafında işgali, ağırlaşarak devam etmektedir. Türk Milleti bunun yarattığı sıkıntılardan habersizdir. Haberi olanlarda büyük bir umursamazlık içindedir. Oysa bu, millet ve devlet varlığımızı tehtid eden en ağır sorunlarımızdan biridir. Türk Milleti, kendinden olmayan bu siyasi yapıyı, tasdik makamı olmaktan süratle kurtulmalıdır.

Türk siyasetinin, Türk olmayanların elinde olması ülkemizde yaşadığımız her şeyin belli aralıklarla tekrarlanmasına sebebiyet veren bir kısır döngü yaratmaktadır. Ülkemizde yaşanan başı bozukluğun en büyük sebebi de, siyasetimize Türk çocuklarının hakim olmayışıdır. Bu yüzden Türkler, yüzyıllardır enayi yerine konulmaktadır…

Bunun farkında olmayan  ve dolayısıyla önemi noktasında sıkıntı çeken her nesil, başımıza gelenleri anlamakta zorlanmakta, olayı açığa vuramadan ömrünü tamamlamaktadır.

Bugün bile, etrafınıza baktığınızda yaşamımızı doğrudan etkileyen siyasi figürlerin, Türklüğün ne kadar dışında olduğunu kolayca görürsünüz.

Türk siyaseti işgal altındadır. Bu sebeple, Türkiye, uluslararası güçlerin yüzyıllardır cirit attığı bir coğrafya halindedir. Milli ve bağımsız bir siyasetin izlenememesinin yegane nedeni, dış güçlerin ülkemizdeki elemanları eliyle siyasetimize yön vermeleridir. Bunun da yaşamımıza ağır ve  olumsuz bir faturası vardır.

Halbuki her siyasetçimiz, Türk Milletine hizmet edeceğine dair namusu ve şerefi üzerine yemin etmektedir. Eğer yeminlerine sadık kalsalar, bu halde mi olurduk? diye ben soruyorum… İsterseniz siz de sorun!

Siyasetimiz Türkleştirilmediği takdirde, yüzyıllardır üzerimize yapışmış olan sorunlarımız daha da ağırlaşarak devam edecektir. Kısır bir döngü haline gelmiş olan bu siyaset yapımız, mutlaka kırılmalıdır. Toplumumuz bu konuda uyarılmalıdır. Tarih yolunda geleceğe doğru gidişimiz, vahim bir hal almadan, bu gerçekle yüzleşilmelidir.

Yoksa çağların ötesini bizlere gösteren “Büyük Önder Atatürk”, memleketi teslim edeceğiniz adamın aslını araştırın diye boşuna dememiştir. Unutmayın, bize sadece Türk çocuklarından fayda vardır. Türk gibi gözükenler bizi aldatmıştır. Gelin artık aldanmayalım! Bu konu her şeyden öte biz Türkler için çok önemlidir…

ÇÖZÜM: TEHCİR VEYA MÜBADELE !

ÇÖZÜM: TEHCİR VEYA MÜBADELE !

Özcan PEHLİVANOĞLU

Türk Milleti ve onun devletleri dönem dönem vatandaşlarının ihanetine uğradı.

1800’lü yılların sonundan başlayarak “Millet-i Sadıka” yani sadık millet adını verdiğimiz Ermeni vatandaşlarımız “Büyük Ermenistan” kurmak hayali ile ihanet ettiler.

Ruslarla beraber olup, komşularının ve bir ülkeyi beraber paylaştıkları insanların kanına girdiler. Sadece Ruslarla beraber olsalar iyi! İngiliz, Fransız ve Amerikalılarla beraber Türk’e karşı saldırdılar. Yaktılar yıktılar…

Sonunda “tehcir” gündeme geldi ve ihanet fitnesinin böylece beli kırılmış oldu. Halbuki biz Ermenilere; devleti, ticareti, sanatı ve sermayeyi emanet etmiştik…

1900’lü yılların başında ise aynı ihaneti Rumlardan gördük. Anadolu’nun işgaline Yunanlılarında katılması ile Rum vatandaşlarımız bin yıllık hukuku bozarak Yunan ordusunun yanında yer aldı. Yunan Ordusuna asker, mühimmat ve lojistik destek verdi. Yetmedi, kendi devletine karşı askerliğe soyundu. Utanmadan sıkılmadan komşusuna saldırdı, malına el koydu, namusuna el uzattı.

Bunun çözümü de “mübadele” ile oldu. Bir buçuk milyon civarında Rum Yunanistan’a gitti, beşyüz bin civarında Türk’te Anadolu’ya geldi.

Günümüzde pkk ve yandaşları, eğer başka bir çözüm bulunamıyorsa geçmişte olduğu gibi bu muamelelere tabi tutulmalıdır.

Türk Milleti artık kendisine yönelmiş bu saldırıya, tez elden doğru cevabı vermelidir. Biz artık taze gelinleri kocasız ve küçük çocukları babasız bırakmak istemiyoruz. Okullarımızın, hastanelerimizin, kamu binalarımızın yakılmasına katlanamıyoruz. Ülkemizin zenginliklerinin bu insanların ihanetine harcanmasına göz yumamayız!

Şerefsizin biride bunlar yetmemiş gibi kalkıp Rusya’ya gidiyor ve Rus Dışişleri Bakanı Lavrov ile görüşmeye çalışıyor. Artık yeter demenin ve bunu durdurmanın zamanı…

Pkk ve yandaşları, Türkiye’den sürülmelidir. İsterlerse Barzani’nin yada Ebu Müslim’in yanına gidebilirler. Bizde Türkiye’ye Irak ve Suriye Türkmenlerini alırız, bu iş olur biter…

Birde tam canımız burnumuzda iken, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü John Kirby, Türkiye ve pkk bu işe siyasal bir çözüm bulsun mahiyetinde açıklama yapıyor.

ABD’nin bunu diyecek cüreti göstermesinin nedenini ise eski MİT’çi Mehmet EymürBelgeli Yazılar” kitabında “… Amerika ile askeri, ekonomik, teknik, eğitim vs. gibi çok yönlü ve 65 yılı aşan ilişkiler; Amerika’nın, başka hiç bir devletin giremediği kadar bütün müesseselerimize, bütün hücrelerimize girmesine neden olmuştur. Türkiye’de politika, ordu, güvenlik, basın, hemen hemen tüm müesseselerimizde yükselmek isteyen herkes Amerika’nın yolunu tutmuş, destek istemiştir, istemeye de devam etmektedir.” diye açıklıyor.

Ey Amerika! Çözüm siyasal değil ama tehcir veya mübadele yolu ile olabilir. Bil ki, senden destek istemeyen, aman dilemeyen Türk çocukları da var bu memlekette!

Yeniçağ Gazetesi’nin 22.Aralık.2015 tarihli nüshasında gazeteci Arslan Bulut’ta köşe yazısında bu konuya ilişkin çok önemli tespitlerde bulunmuş. Arslan Bulut; “Bu tabloları görüp umutsuzluğa kapılmamak gerekir…  Milletin enerji direniş seviyesi, bu belanın hakkından gelir”  ve çözümü yine Büyük Türk Milletinin iradesinin halledeceğini de “Namık Kemal gibi söylemek gerekirse: Fıtrat değişir sanma/Bu kan, yine o kandır.” diyerek izah ediyor.

ABD güdümlü, korkak, ürkek ve şahsiyetsiz siyaset bir şey söylemiyor veya dilini kiraya vermiş olduğu için susuyor olabilir ama Türk Milletinin bir ferdi olarak tekrarlıyorum ki; pkk ve yandaşlarını tehcire veya mübadeleye tabi tutmak uygulanabilir bir çözüm olarak önümüzde duruyor.