EN BÜYÜK TEHLİKE: KÜLTÜR YABANCILAŞMASI

Önder SAATÇİ

Geçenlerde, ikamet ettiğim Isparta şehrinde bir resmî dairede bulunuyordum. Genç bir memurla sohbet etmeye başladık. Memleketimi sordu, Irak Türkmeniyim, dedim. Arkasından şu soru geldi: Sizin ana diliniz Arapça mı?..
40 yıla yakındır Türkiye’deyim ve hâlâ bu tür sorulara muhatap oluyorum. Kırk yıldır bu ülkenin insanlarına Irak’ta Türkmenlerin bulunduğunu, bu insanların öz be öz Türk olduklarını, Türkiye’ye can u gönülden bağlı olduklarını bir türlü anlatamadım. Türklüğün yalnızca Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bulunduğu anlayışı da bugünün sorunu değil. Merhum İzzettin Kerkük, hatıralarında, kendisinin 1949’da Türkiye’ye tahsil için geldiğinde, Kerkük’ü tanıyanların ancak belli bir yaşın üstündekiler olduğunu yazıyor. Yani, yaşlılar tanıyordu, demek istiyor. Demek ki biz birbirimize daha o zamanlardan yabancılaşmışız…
Irak Türkmenleri, 20. yüzyılın büyük bir kısmında Arapçayla eğitim gördü. Ana dilini yalnızca konuşmada kullanabildi. Türkiye Türkçesiyle de teması birkaç dergi ve gazeteden (Kardaşlık, Beşir, Kerkük, vb.) ibaret kaldı. Bu gazeteler ve dergiler Türkiye’deki soydaşlara ulaşamadığından, Türkiye’dekiler de Irak’taki kardeşlerini hiç tanımadılar. Zaten, geçen asırda Türkiye’deki Sosyalist akımlar Türkiye dışındaki Türklüğü hep görmezden geldi. Maalesef, İslamcı akımlar da Türkiye dışındaki Türklüğü değil, Filistin’i ideal edindi. Böylece, hem Türkiye dışındaki Türkler hem de Irak Türkmenleri millî hafızadan silindi gitti. 70’li yıllardaki TC Kerkük Türk Kültür Merkezi ise geniş kütüphanesiyle, açtığı Türkçe okuma yazma kurslarıyla ve millî bayram kutlamalarıyla Irak Türkmenlerinin Türkiye’yle olan gönül bağlarının büsbütün kopmasını önledi.
Irak Türkmenlerinin Arapça eğitim alması bir zaman sonra onların dikkatlerini Arap dünyasına çevirmelerine sebep oldu. Hatta, zevk dünyaları değişti. Çocukluk yıllarımda Kerkük sinemalarında seyrettiğimiz Arap filmleri, radyo ve televizyonlarda dinleyerek sevdiğimiz Arap şarkıları ve şarkıcıları Irak Türkmenlerinin Türkiye’den ve Türk dünyasından manevi bakımdan uzaklaşmasına sebep oldu. O yıllarda âdeta bir fanusun içine tıkılmış olan Irak Türkmenlerinin gönüllerindeki Türkiye sevdası her ne kadar sönmese de Türkiye’yle kültür bakımından arzu edilen bütünleşme gerçekleşemedi. Türkiye’ye yerleşmek üzere gelen fakat buradaki sosyal hayata uyum sağlayamayarak dönen epeyce Irak Türkmeni tanıdım geçmiş yıllarda. Bunların hepsi kültür yabancılaşmasının sonuçlarıydı.
Bu yabancılaşma bugün maalesef dil birliğimizi de etkilemeye başlamış durumda. Geçenlerde Şemsettin Küzeci kardeşimizle bir telefon görüşmemiz oldu. Bana Irak Türkmenlerinin, Türkmeneli Televizyonunda haber dinlerken Arapça bültenleri tercih ettiklerini, çünkü Türkiye Türkçesiyle verilen Türkçe bültenden bir şey anlamadıklarını söyledi. Konuşmamız bitince aklıma şu geldi. Uydu aracılığıyla Türk televizyonundaki Türk dizilerini hiç kaçırmayan Irak Türkmenleri neden haber bültenlerini Arapça dinlemeyi tercih ediyorlar? Dizilerdeki Türkiye Türkçesi konuşma dili olduğundan mı acaba? Eğer böyleyse Irak Türkmenlerinin Türkiye Türkçesini daha iyi anlamaları için bir şeyler yapmak gerekmez mi? Gerçi, Türkmen okullarına devam eden öğrencilerin Türkiye Türkçesini büyüklerine göre çok daha iyi anladığını biliyoruz. Hatta, ilkokul çağındaki Türkmen çocuklarının, aralarında bazen Türkiye Türkçesiyle konuştuklarını da duydum… Türkmen okulları mutlak surette öğrencisiz kalmamalı, eğitim kalitesi geliştirilmeli, Türkiye’den yardım alınarak bu okulların yaşatılması sağlanmalıdır. Fakat bunlar yeterli midir?
Bence Türkmenler bu konularda mutlaka bir şeyler daha yapmalı. Kerkük’teki Sürekli Eğitim Merkezinde, yetişkinlere Latin harfli Türkiye Türkçesini öğretmeye yönelik bazı kursların verildiğini biliyorum. Fakat Yunus Emre Kültür Merkezinin de Kerkük’te ve diğer Türkmen yurtlarında şubeleri olmalı. Çok daha fazla sayıda yetişkin Türkmen kardeşlerimizin bu kurslara devam ederek Türkiye Türkçesini daha iyi öğrenmelerinin önü açılmalıdır. Türkmenler sosyal medya mesajlarını artık Türkçe yazmalılar, Arapça değil. Araştırmacı-Yazar ve Şair Şemseddin Türkmenoğlu kardeşimiz sosyal medyada Arapça yazılan mesajlara yorum yapmayacağını ve bu gibi mesajlarla ilgilenmeyeceğini ilan etti. Alkışlanmaya layık bu millî tavrın herkesçe benimsenmesi lazımdır. Bir zamanlar dünyanın çeşitli ülkelerine yayılmış Yahudiler kendi dillerini çocuklarına öğretmek için sinagoglarını okul gibi kullanmışlar. İrlandalılar İngilizlerin asimilasyon politikalarına karşı kendi dillerini korumak için mağaraları okula çevirmişler. Türkmenler geçmişte yaşanan bu tecrübeleri de kendilerine bir ibret dersi olarak almalıdırlar.
Türkmenlerin, yalnızca çocuklarına değil yetişkinlerine de okuma alışkanlığını kazandırmaları gerekir. Türkmenler medyanın ve bilhassa internetin çekim alanına girip de bilginin gerçek kaynağı olan kitapları bir tarafa atmamalıdır. Türkmenler Türkiye’ye gelip gittikçe birbirlerine Türkçe kitaplar hediye etmeliler, bunlar Türkiye Türkçesinin Irak Türkmenleri arasında daha da yayılmasını ve daha kolay anlaşılmasını sağlayacaktır. Irak Türkmenleri Ba’s rejimi yıllarında bütün asimilasyon politikalarına rağmen ayakta kalabildiler. Bunu dillerine ve o dilin en içten duygularla yüklü veciz hoyratlarına borçludurlar. Ancak bugünün dünyasında, yalnız konuşma dilimiz olan Türkmenceyle yetinmek bize bir şey kazandırmayacaktır. Türk ve dünya klasikleri hep Türkiye Türkçesiyle yayınlanmıştır. Türk tarihini anlatan kitaplar Türkiye Türkçesiyledir. Hatta bugün Türkiye’de Türkiye Türkçesiyle pek çok dinî eser yayınlanmıştır. Ayrıca bugünün Türkiye’sinde pek çok edebiyat dergisi yine Türkiye Türkçesiyle yayınlanmaktadır. İnternette birçok kültür-sanat sitesi hep Türkiye Türkçesini kullanır. Türkmenlerin bu bilgi kaynaklarından yararlanmaları için mutlak surette Türkiye Türkçesini öğrenmeleri veya bildiklerinin üzerine daha fazlasını koymaları gerekir. Araplar için fasih Arapça nasıl birleştirici ise Türkmenler ve dünyadaki bütün Türkler için de Türkiye Türkçesi öyle olmalıdır. Unutulmamalıdır ki Türkmenler Türkiye’yle kültür bakımından bütünleşmedikçe varlıklarını korumaları her geçen gün daha da güçleşecektir. Şunu da eklemek isterim ki Türkiye Türkçesini öğrenmek birçok Türkmen kardeşimize yeni bir dil öğrenmek gibi gelebilir. Bu fikirlerimize karşı çıkanlar da olacaktır elbette. Hatta, niçin konuşma dilimiz olan Türkmenceyi yazıya aktarmıyoruz diyenler de çıkabilir. Fakat şurası çok iyi bilinmelidir ki Sovyetler döneminde Orta Asya Türklüğünü Ruslar bu oyunla esir aldılar. Her bir Türk topluluğuna konuşma dilinden birer alfabe ve dil bilgisi hazırladılar, böylece lehçe farklarına gömülmüş olan yazı dilleri Türk topluluklarınca anlaşılmaz kılındı, arkasından bu Türk topluluklarının ortak kimliği olan Türklük de zedelendi. Sovyetlerin yıkılmasının üzerinden 20 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen, müstakil Türk cumhuriyetlerinin mensupları ortak bir Türk dili ile iletişim kurmaktan acizdirler. Rusça olmadan bu topluluklar hâlâ sağlıklı bir iletişim kuramazlar. İşte, konuşma dilimizi ortak iletişim ve yazı dili yaptığımız takdirde biz Irak Türkmenlerinin de başına gelecek olan felaket budur.
Bu arada, Şemsettin Küzeci kardeşimiz’den öğrendiğime göre, Erbil Kalesi’nde TİKA tarafından bir Türk Kültür Merkezi kurulacakmış, TİKA ayrıca Kerkük’teki ünlü Kayseri Çarşısını restore etti, inşallah içindeki dükkânlar yakında sahiplerine tekrar verilir. Bunun yanında, geçen yıl çöken Kerkük Osmanlı Kışlası (Saray) da TİKA tarafından tadilata tabi tutulacakmış. Bütün bunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin geç de olsa Irak Türklüğünü hatırlaması anlamına geliyor. Bu hayırlı hizmetlerin de artarak devam etmesini candan dilerim. Bu hizmetlerin Türkmenler tarafından sosyal medya kanallarıyla Türkiye’deki soydaşlara iletilmesinde fayda var. Bunlar gönül bağlarımızın güçlenmesini sağlayacaktır. Ayrıca Türkiye’deki Türkmenlerin kurduğu derneklerin de daha etkili faaliyetler yaparak Irak Türkmenlerini Türkiye’deki soydaşlarına tanıtması gerekir.
Kısacası, Türkmenler Türkiye’yi sadece seyahat etmeye, taşınmaya, yerleşmeye, mülk edinmeye elverişli bir ülke olarak görmemeli, Türkiye Türkçesini öğrenmeyi ve Türk kültürüyle bütünleşmeyi de kendilerine hedef edinmelidir.

Print Friendly, PDF & Email

Türkiye Yazarlar Birliği ile Gençlik ve Spor Bakanlığının ortak projesi olarak hayata geçen “Genç Kahve”de kültür, sanat, edebiyat ve fikir söyleşileri devam ediyor.

Genç TYB üyelerince  Genç Kahvede başlatılan ve büyük ilgi görmeye devam eden “Teo-Politik” okumalarında TYB Genel Başkanı Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan ufuk açıcı bir konuşma yaptı.

Gençlerin büyük ilgi gösterdiği, TYB Vakfı ikinci Başkanı İbrahim Ulvi Yavuz’unda dinlediği program 02.11.2019 tarihinde gerçekleşti.

Ünlü düşünür Spinoza’nın, siyaset felsefesinin ve Teo-Politiğinin bireyle başladığını belirttiği Politik İnceleme’sinde bu fikirlerini detaylandırdığını belirten Başkan Arıcan, “Bu anlamda, yönetimin birinci derecede insanın kendini, duygularını yönetmesi ile irtibatlı olduğunu vurguluyor. Salt bir siyaset felsefesi olarak ele alabileceğimiz Politik İnceleme adlı eserinin ikinci bölümünde şöyle bir ifade dile getiriyor: “Bir insanı iktidar altında tutmaya yarayan birinci ve ikinci yollar ruhla değil; sadece bedenle ilgilidir. Oysaki üçüncü ya da dördüncü yolla ruh ve beden üstünde egemenlik kurulur, ama bu yollarla insanlar ancak korkular ve umutları devam ettiği sürece hâkimiyet altında tutulur. Eğer bu duygular ortadan kaldırılacak olursa efendisi olunan; yeniden kendi efendisi haline gelir’’. Burada vurgulanmak istenen Arıcan’a göre şudur: En güçlü iktidar, kendine muktedir olmaktır. Eğer duygularınızı, korkularınızı kontrol edebiliyorsanız, birilerinin sizi korkutmasına, yönlendirmesine imkân vermeyeceksiniz.

Yine Spinoza tarafından Politik İnceleme’nin ikinci bölümde vurgulanan önemli hususlardan biri de şudur; ‘Özgürlük erdemdir’. Gerçek anlamıyla özgürlük ahlaki erdemlerin en önemlilerindendir.

“En güçlü devlet insandır.’’

Başkan Arıcan sözlerini şöyle sürdürdü:

İnsanı devlet organları gibi düşünürsek; biz de aklımızı, duygularımızı, nefsimizi yönetmekle uğraşıyoruz yani bir yönetim işi icra ediyoruz. Tutkularımıza, heyecanlarımıza, öfkemize gem vurmaya çalışıyoruz; tüm bunları uyumlu bir şekilde kontrol etmeye çabalıyoruz. Özgürlük aslında bir güç, iktidar ve muktedir olma hali.  Dolayısıyla var olduğu için, olabildiği ya da aklını kullanabileceği için insanın özgür olduğu öne sürülemez. Sadece ben varım, var olduğum ve bir birey olduğum için özgür olduğum söylenemez.

İnsan kendine muktedir olduğu sürece özgürdür

İnsan ancak doğasının yasalarına uygun olarak var olma, insan olma, insanca davranabilme sorumluluğunu taşımalıdır. Spinoza’ya göre “İnsan ancak doğasının yasalarına uygun olarak var olduğu ve kendine iktidar olduğu sürece özgürdür.’’ Bizler, hep devlet kurmak ve iktidar olmaktan bahsediyoruz fakat en güçlü ve en büyük devlet insanın kendi içindeki duygularına, öfkesine, hırsına, muktedir olabilmesi ve bunları yönetebilmesidir. En büyük siyaset; hırs anında, sizi en çok kızdırdıkları anda, insanın kendisini kontrol altında tutabilmesidir. Erdem ve fazilet tam bu noktadadır. Spinoza’nın vurgulamak istediği, insanın iktidarıdır. O şöyle der: “O halde bir insanın ne kadar çok özgür olduğunu düşünürsek o kadar az aklını kullanamadığını, kötüyü iyiye tercih etiğini söyleyebiliriz.’’ Demek oluyor ki ne kadar sınırsız bir özgürlüğe sahibim diyorsanız; o kadar aklın kılavuzluğundan ve kontrolünden uzaklaşıyorsunuz. Özgürlük erdemdir, ahlaki bir şeydir fakat sınırsız bir özgürlük çok tehlikeli bir şeydir. Kötü iyiye tercih edilerek bazı ahlaki, insani değerleri kaybediyorsunuz. “Her zaman aklını kullanmanın ve kendisini insani iktidarın doruklarında tutmanın; her insanın iktidarı dâhilinde olmadığı sonucuna varıyoruz.’’ Spinoza’ya göre.

“Her insan aklını kullandığını düşünür. Ancak günümüzde özellikle bizi yönlendiren, yöneten o kadar çok saikler var ki. Aklımızı en çok kullandığımız anda başka tesirler altında kalarak hareket ediyor ve bunun çoğu zaman farkında olmuyoruz.” diye konuşan Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan,  Spinoza’nın 17.yy’da bunların tespitini yaptığını belirtti.

Konuşmasında Spinoza’nın sözlerinden de alıntılar yapan Başkan Arıcan, “ Spinoza, Mutlak anlamda, gerçek anlamıyla özgür olan tek bir varlık vardır o da Tanrıdır” der. Spinoza inanç özgürlüğünü, demokratik devleti, demokratik toplumu savunan birisidir. Bu, konunun sosyal tarafıdır. Ama birey anlamında, bireyin kendisi olma, kendisini yönetme, kendi iktidarına sahip olabilmesi zor bir iştir diyor. Spinoza diyor ki, “Önce insan devletini kuralım insanlar kendilerine muktedir olsunlar, insanlar kendi iktidarlarını kendileri tarafından kursunlar, kendi tutkularına, kendi duygularına, eğilimlerine sahip çıksınlar ondan sonra toplum ve devlet oluştursunlar.” İnsan tutkularıyla hırslarıyla bir hayvandan aşağı olabiliyor. İnsanın bir özgürlük erdemi tarafı vardır ama bir de insanın hilebazlığı, kurnazlığı, öfkesi, hırsı onu hayvandan daha aşağı seviyeye indiren tarafı vardır. Aslında Spinoza, Teo-Politiği buradan başlatır. İnsanlar arası birliktelik sağlanırsa devlet meydana gelir. Bu anlamda devlet, güçlerin birleştirildiği yerin adıdır diyor.”

Devleti, erdemli bireylerin güçlerinin birleştirildiği bir yer olarak tanımlayan Başkan Arıcan, “Devlet bu anlamda bir sanattır, bir mimaridir. Yönetme sanatıdır. Devlet özgürlük eylemini gerçekleştiren bireylerin, bir araya gelerek oluşturdukları bir sanat alanıdır. Bu anlamda Spinoza Teo-Politiği bireyle ve bireyin iktidarıyla başlatıyor, bireyin kendine muktedir olmasıyla ilişkilendiriyor ve o bireylerin oluşturduğu bir devlet ve toplum meydana getiriyor.” dedi.

Print Friendly, PDF & Email

Horyatı Dost, Şiir yoldaş Edinen şair Hüsam Hasret

Horyatı Dost, Şiir yoldaş Edinen şair

Hüsam Hasret

Mehmet Ömer Kazancı

Erbil, Kerkük kadar sevdiğim şehirlerden biridir. Bu sevgi, onun özbeöz bir Türkmen şehri olmasından kaynaklanmamaktadır yalnız, ayrıca, ömrümün en güzel yıllarından birkaç tanesini geçirdiğim bir şehir olmasından ileri gelmektedir. Evet, Erbil, Süleymaniye’den sonra vazife hayatımın ikinci durağı olmuştur. Fakat her bakımdan başka bir durak…

Muhteşem mi muhteşem, verimli mi verimli…

O yıllarda Erbil ile iç içe yaşamıştım.  Kalesine defalarca çıkmış, Gökbörü türbesini defalarca ziyaret etmiştim. “Köçelerini” döne döne gezmiş tozmuştum. Yoğurt, peynir, tereyağı, kaymak, sirke, turşu gibi değişik tüketim ürünlerinin birbirine karışmış kokusunu, üstü kapalı, kıvrık çarşılarından geçerken, içime derin derin çekmiştim. O koku hâlâ da burnumda tütmektedir.

Daha önemlisi Şafakçı dostlarım Nusret Merdan ve İsmet Özcan ile orada tanışmış, orada Şafak şiir bildirimizi birlikte yazmıştık. Orada dünyanın en saf en temiz insanlarıyla karşılaşmış, bir araya gelmiştim. Erbil’in ağaları, beyleri, edebiyatçıları, aydın insanlarıyla… Bunların adlarını sıraya alsam, bitemez, tükenemez.

Türkmen Basın Ajansı tarafından bu yılın başında Hışırtılar kitabım için Erbil’de yapılan imza töreninde, o güzel insanların bir kısmıyla tekrardan bir araya gelme fırsatını yaşarken, kendimi mutluluğun zirvesinde hissetmiştim. Hiç biri zerrece değişmemişti. Hepsinin yüzünde, seksenli yıllardaki aydınlık, tüm canlılığıyla sürüyordu. Hepsi aynı sofi dervişler gibi büyük bir alçakgönüllülük sergiliyorlardı. Zaman değişmişti, fakat onlar ayni onlardı, birbirleriyle yarışır gibi samimiyet gösteriyor, nezaketle, zarafetle, incelikle davranıyorlardı. Mahcup etmek istemeden mahcup ediyorlardı. Burada, o güzel insanlardan toplu olarak söz etmek istemiyorum. Bu tam anlamıyla bir haksızlık olur. Zira her biri, çalışmalarıyla, davaya vermiş oldukları emekleriyle ayrı ayrı değerlendirmesi gereken insanlardır. Burada, son zamanlarda ağır bir mide operasyonu geçiren değerimiz Hüsam Hasret hakkında, kendisine geçmiş olsun adına, birkaç cümle söylemek istiyorum.

Hüsam Hasret’in bu hastalık haberini sosyal medyadan öğrendim. Haber ile yayımlanan bir fotoğraf vardı, ona ait, görünce, titredim mi desem, ürktüm mü desem, ürperdim mi desem, hiç biri o sırada yaşadığım duygumu anlatmaya yetemez sanırım.

Nedir bu ömür dedikleri, demeden kendimi alamadım. Nereye doğru aktığını bildirmeyen bu akarsu nedir, nereye uçtuğunu göstermeyen bu uçan kuş nedir, demeden kendimi alamadım.

Bir lâhzada her şeyin böyle dramatik olarak değişebilmesini aklımın ucundan bile geçirmemiştim. O boylu boslu, o “şevketli” Hüsam Hasret çürümüştü.  Yüzünün suyu çekilmiş, avurtları içeriye çökmüştü. Tam halsiz, tam güçsüzdü. Yüreğim hoplamaya başladı.  Ellerimi dualara götürdüm. Sonra telefonla aradım. Allaha şükrederek iyi olduğunu kendi dilinden öğrenmeseydim hiç inanmaz, tatmin olmazdım. Allah’a şükür…

Allah’ım ne güzel isimlerin var

Her birinde desem aman Allah’ım

Ululuk büyüklük tek sana uyar

En yüce mucizen Kur’an Allah’ım

***

Eş-Şekûr desem ki şükretmek gerek

Şükür iksiriyle arınır yürek

Her mümin kimsede tek sensin erek

Gönüller aşkınla handan Allah’ım

Hüsam Hasret’in bu dizeleri 2018 yılında yayımladığı “Allah’ım” şiir kitabından alınmıştır. Şükreden gönüller mutlu gönüllerdir. Şükür bir iksirdir Hüsam Hasret’e göre, ilahî bir iksir. Bu iksiri içenler, Allah’ı, verdiği nimetlerinden dolayı unutmayan ve ona gönüllerini her gün bir az daha tutuşturan insanlardır. Nankörlük etmeyen, değerbilmezlik yapmayan insanlardır. Allah da bu yüzden, şükredenleri utandıramaz.

Kitapta “Allah’ın güzel isimleri”nin her biri bir dörtlükte, ifade ettikleri derin anlamlarıyla ele alınmış, işlenmiştir. Hüsam Hasret bu isimleri isteseydi, başka kalıplarda da ele alabilir, işleyebilirdi. O isimleri, din adamları gibi, uzun uzun vaaz nitelikli makalelerle yorumlayabilir, açıklayabilirdi. Fakat o, şiiri tercih etmiştir. Çünkü her şeyden önce, bir şairdir o. Şiirin gücüne, güçlülüğüne inanan, etkinliğine, işlekliğine inanan bir şair. Şimdi değil, yıllar önce. Evet, yıllar önce bu mübarek sanata kendini adamış, bu mübarek sanat ile haşir neşir olup gitmiştir.

1956 yılında gözlerini dünyaya açan Hüsam Hasret, şiir ile ilişkisini “Şiir Antoloji” sitesinde şöyle anlatır: ” Annemin yanıklı sesinden duyduğum horyat nitelikli ninnilerle büyümem, beni çocuk yaştan edebiyat meraklısı kılmıştır. Okuduğum her şiir, işittiğim her horyat ve duyduğum her masal beni bir adım daha edebiyat dünyasına yakınlaştırıyordu.”

Bu yakınlaşmayı pekiştirmek için kimi kişisel çabaların da harcanması lazımdı. Okumak, öğrenmek lazımdı. Dolayısıyla edebiyat ile ilgili eline geçen her eseri okumaya başlar. Günden güne kendini geliştirir. Tatmin olunca, 1973 yılının sonlarına doğru ilk şiirlerini yazar. O tarihlerde 17 yaşındadır. Ancak yayınlamaya cesaret edemez. 1978 yılına kadar bekler. Bu tarihte “Geldi Bahar” adlı şiirini, Yurt gazetesine gönderir. Eli hâlâ yüreğindedir. Şiir yayımlanınca (sayı:398) derin bir nefes alır. Korku setini aşmıştır artık. Artık yayın organlarımızın yolunu tanımıştır. Bir şiir, bir şiir daha, kısa bir sürede adını edebiyat tarihimizin parlak bir sayfasına yazdırabilmiştir. Yayınlamış olduğu bu şiirlerin büyük bir kısmını “Hasret” adlı bir eserde bir araya getirir. 1984 yılında bu eser Türkmen Kardeşlik Ocağı tarafından yayınlanır. Böylece adını daha geniş bir çapta duyurmuş olur. Şiirlerde işlenen temaların çoğu, kendisi de kitabın ilk sayfalarında ifade ettiği gibi, “vatan, sevgi, ayrılık, hasret” ile ilgili temalardır. Hepsi hece ölçüsüyle yazılmıştır. Kitabın ilk şiirinde “Her Şeyimiz Güzel Olsun” diye, hem kendisi, hem de milleti için, çok açık bir anlatım ile şu temennilerde bulunmaktadır:

Yer güzel asuman güzel

Gün çıksın seher olsun

Kız güzel oğlan güzel

Koy bugün bahar olsun

***

Bizlere ok vuranın

Yayımızı kıranın

Yolumuzda duranın

Hoş yeri mezar olsun

***

Sabırla her şey olu

Şadlık sarar sağ solu

Bağımız çiçek dolu

Dağımızda kar olsun

***

Çalışırsak eğer biz

Coşa gelir hep deniz

Sarı saçlı güzel kız

Bizler için yar olur

***

Bademizde dolu mey

Çağırıyoruz hey hey

Hayat çok tatlı bir şey

Bu bizde karar olsun

Bu eserden sonra, gerek katıldığı edebiyat etkinlileri, gerek yayınladığı düz yazıları, gerekse de Türkmen Kültür Müdürlüğü yoluyla çıkarmış olduğu “Sende Buldum/ 1986”, “Üçüz Duygular/1990” şiir kitaplarıyla adına daha da yaygınlık kazandırmış oldu. Bu eserlerinde topladığı şiirlerin sayısı, “Hasret” kitabında 113, “Sende Buldum” kitabında 77 ve “Üçüz Duygular” kitabında 92 şiir olmak üzere, toplam 282 şiirdir. Bu sayı, tek başına, Hüsam Hasret’in şiire vurgunluğunu göstermek için yeter de artar da sanırım.

Hüsam Hasret eski rejim döneminde kitaplarını yeni harflerle yayınlamaya gayet eden sayılı yazarlarımızdan biridir. “Bir Ayın Şiirleri” adlı kitabı buna bir örnektir. 1999 yılında Erbil’de Lâtin harfleriyle basılmıştır. 32 şiir içeren bu kitabın arka kapağında, yine şiir ile ilişkisine değinerek şunları söylemektedir: “şiirsiz bir yaşamı hiç sevmedim, ömür boyunca da sevmeyeceğim. Yaşamı da ölümsüz bir şiire dönüştürmek için çaba harcamaktan bir türlü geri kalamam”.

Asılında Hüsam Hasret şiire karşı bu duygularını, her yeri geldiğinde, en açık ifadelerle ortaya koymaktan geri kalmamıştır. Söz gelimi “On Şiir Bin Dize/ 2018” kitabının önsözünde şunları demektedir: “dünya yüzünde şiirin en güzel bir nesne olduğuna inanmaktayım. Bu gün kendimi şiir dünyasının bir bireyi olarak sayıyorsam, şiire olan tutkunluğumdandır”. Hatta bir şiirinde, horyatları dostu, şiiri yoldaşı olarak görmektedir:

Horyat dostumdur şiir yoldaşım

Sözler denizinden içen biriyim.

Şiiri, merak olarak değil bir meslek olarak edinen Hüsam Hasret’in günümüze kadar 28’in üstünde eseri yayımlanmıştır. Bunlar arasında şiir kitapları çoğunluğu oluşturmaktadır. Gerek bu kitaplarda, gerek dergi ve gazetelerde, gerekse de değişik şiir sitelerinde, örneğin “Antoloji” ve “Şiir Fırtınası” sitelerinde yayınlamış olduğu sayılmayacak kadar şiirlerini özenle inceleyenler, ele almadık tema bırakmadığının farkına kolaylıkla varabilir. İlk denemelerinde, kendisinin de söylediği gibi, “sevgi, ayrılık, hasret” gibi bireysel temalar öne çıkmaktadır. Ancak daha sonraki dönemlerde yazmış olduğu şiirlerin konularını, çoğunlukla, uğrunda mücadele verdiğimiz davalar oluşturmaktadır. Dil davası, kültür davası, coğrafiye davası, varlık ve kimlik davası…  Kerkük Vakfı tarafından yayınlanan “Ulu Türkmenim” kitabının “Ulu Türkmenim” şiirinde, bütün kıyım-kırımlara, baskılara, zulümlere, ihmallere rağmen, bu milletin yılmadığını, yıkılmadığını, yılmayacak ve yıkılmayacağını, avazı çıktığı kadar haykırarak duyurmaktadır:

Bitmemiş hala yaşıyorum ben

Çelik irade taşıyorum ben

Üst üste engel aşıyorum ben

Bu benim, bu da yolumdur benim

Hakkımdan geçmem, gitse de canım

***

Güneş görmeyen dereden akmam

Kara dağ üste şimşek dek çakmam

Millet yolundan dışarı çıkmam

Bu benim, bu da yolumdur benim

Bu yolda ancak yükselir şanım

***

Horyatla gürler od püskürürüm

Türk benliğimi canla korurum

Ereğe giden yolda yürürüm

Bu benim, bu da yolumdur benim

Başı dik duran ulu Türkmenim

Hüsam Hasret, belki bunu azları bilir ki, doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı şehir Erbil için ne kadar şiir ve horyat yazmışsa, Kerkük için de bir o kadarını kaleme almıştır: Bir şiirinde bu şehrin Türkmenlerle iç içe bir şehir olduğunu, ne Kerkük Türkmensiz, ne de Türkmenler Kerküksüz yaşayabileceğini şu dizelere dile getirmektedir:

Bulutu Türkmen, yağmuru Türkmen
Şimşeği Türkmen çakar Kerkük`ün
Neşesi Türkmen, huzuru Türkmen
Sevinci Türkmen akar Kerkük`ün

***

Türkmen’de görür bu gün-yarını
Türkmen’e saklar bütün varını
Türkmen’den alır ışık ferini
Gözü Türkmen’e bakar Kerkük`ün

***

Türkmen kalbiyle sakin yatışır
Türkmen fikrine içten katışır
Bülbülden daha içli ötüşür
Dili Türkmence şakır Kerkük`ün

***

‘Müçile”, ”Mazan”, ”Ömergele”si
”Yolcu”, ”Matarı” hem ”İdele”si
Babagürgür’ü, yüce kalesi
Türkmen’e türkü yakar Kerkük`ün

Erbil’de çalıştığım yıllarda, uzun bir süre hizmet ettiği devlet mamurluğundan emekliye ayrıldıktan sonra açmış olduğu mağaza/butik dükkânında veya kuruluşunda ciddi katkısı olduğu Türkmen Kardeşlik Ocağının Erbil şubesinde, çoğunlukla değerli dostum Nusret Merdan’ın eşliğinde, sürekli olarak görüşür, sohbetlerimiz milletin dertleriyle edebiyat konusunun dışına çıkamazdı. Çeşitli dergi ve gazetelerimizden elimize değenlerini, ilk sayfalarından tutun son sayfalarına kadar okur, inceler, her bakımdan değerlendirmeye çalışırdık. Bu değerlendirmelerde Hüsam Hasret’in heyecanlı girişimleri gözlerimizden kaçamazdı. O tarihlerden işte, diline, milletine, davasına ne kadar bağlı olduğunu bilirim.  Dolayısıyla, o tarihlerde yazmış olduğu şiirler için rahmetli hocamız Ata Terzibaşı’nın yapmış olduğu yorumu çok doğru görüyorum. Rahmetli hocamız “Erbil Şairleri” kitabında şöyle der: “Hüsam Hasret, yüreğinin derinliklerinde taşıdığı milli hislerini eserlerinde tümüyle yansıtmamıştır. Buna sebep, çevre etkenlerinin rolü büyük olsa gerek. Bu yüzden kavmî/milli şuurunu vatanperverlik ve insanlık duyguları kisvesiyle belirtmeye çalışmıştır”.

Evet, o tarihlerde, zalim bir rejim vardı. Kurt gibi, çakal gibi her kesi çatık gözleriyle izlemekte, aydınlarımızı yakalamak için, ufak tefek bahaneler aramaktaydı. Bunun idraki içinde olan aydınlarımız, özellikle de şairlerimiz, mecaz sanatının verdiği imkânlardan yararlanarak duygu ve düşüncelerini, kapalı bir anlatım ile ifade etmeye çalışmaktaydı. Hepsinin “sevgilisi” vardı, şiirlerinde övdükleri, övgü yağdırdıkları, fakat bu sevgili neticede, ya millet, ya Kerkük, ya da güzelim dilimizdi.

1991 yılında Irak’ın kuzeyinde oluşturulan güvenlik bölgesi içinde Erbil de vardı. O tarihten işte, Erbil edebiyatçılarına daha geniş, daha açık ve daha özgür bir ortam sağlanmış oldu. Artık kapalı, imgeli, mecazî şiirler yazmaya gerek kalmadı. Milletin meşru hakları açık seçik olarak kaleme alınmaya başlandı. Bölgede yeni gazete ve dergiler çıkarıldı. Bunların en önemlisi Türkmeneli gazetesiydi. Hüsam Hasret üç yıl boyunca bu gazetenin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Gazetede “Yazıların Dili” adlı bir köşede, güncel konuları ele aldığı gibi diğer dergi ve gazetelerde de “Can, Sağ Er, Erdem ve Görkem” gibi imzalar kullanarak katkısı oluyordu. Bütün bu çalışmaları, kendisini, âşık olduğu şiirden alamıyor, alıkoyamıyor, uzaklaştıramıyordu. Bu dönemde yazdığı her şiirde, gerek tema gerekse de ifade tarzı bakımından yeni bir nefes vardı. Dikkatleri daha da çeken, okurları daha da saran sarsan…

Şiirlerinde, şekil “bütünlüğüne” ile içerik “birliğine” son derecede özen göstermesi, Hüsam Hasret’i diğer şairlerimizden ayıran farklı, hatta çok önemli özelliklerden biridir. Bunu kitaplarında da görmekteyiz.

“Erbil Destanı/ 1987”: 33 beşlikten oluşan bu şiirde “yerli şive kullanılmıştır.

“Bir Ayın Şiirleri / 1999”: “bir ay içerisinde” yaşanan çelişik duyguları yansıtan şiirler içermektedir.

“İnsanlık Göz Yaşımızdır /2001”: bu eser “tek insan ve insanlığa dair” konuları dörtlük tarzında işleyen bir eserdir.

“Allah’ım /2018”: cenabı Allah’ın güzel adlarına açıklık getiren şiirlerini kapsamaktadır.

“On Şiir Bin Dize/2018” adlı eserinde ise şairin on şiiri bulunmaktadır. Her şiir on kıta, her kıta on dizeden oluşmaktadır. Böylece toplam dizelerin sayısı bin dize etmektedir.

Böylesi üretken bir şairi, hak ettiği kadar saymaktan, saygı göstermekten,  selâmlamaktan geri kalmamalıyız. Geri Kalmak bir vefasızlık, bir haksızlıktır. Yanız Hüsam Hasret’e karşı değil. Hizmet ettiği kültüre, edebiyata ve dile karşı da bir haksızlık… Ben onu oturduğum koltuktan değil, ayağa kalkarak selamlıyorum… Ve son günlerde geçirmiş olduğu rahatsızlıktan dolayı duyduğun üzüntüyü tekrardan bildirerek, kendisine acil şifalar diliyorum.

Dostların horyatlar, kardeşlerin şiirler yolunu gözlüyor, seni bekliyor Hüsam Hasret. Fazla bekletmezsin umarım…

Print Friendly, PDF & Email

Yüzlerce Aydınlarımız Var Fakat Bir Aydın Kerkük’ümüz var…

Yüzlerce Aydınlarımız Var. Fakat Bir Aydın Kerkük’ümüz var…

 Dr. Mehmet Ömer Kazancı

Hayat çırpınır dalgalarıyla öyle alıp götürüyor bizi ki, her şeye yetiştiremiyoruz. Hatta bazen yanı başımızda, geceli gündüzlü koşturarak kültürümüze, davamıza emek veren insanlarımızı göremez gibi oluyoruz. Hak ettikleri kadar arayıp soramıyor, ilgilenemiyor, değerlendiremiyoruz.  Borçlu kalıyoruz illâ.

Gerçi bunlar, vermekte oldukları emeklere karşı kimselerden teşekkür beklemiyor, öne çıkmayı ve ya “vitrinde” görünmeyi amaçlamıyorlarsa da, yine de üstümüze düşen hakları vardır. Yerine getirmeliyiz.

Bunlardan biri Aydın Kerkük’tür.

“Aydın” Türkmenlerin sevdiği adlardan biridir. Aydın adında yüzlerce insanlarımız vardır. Kerkük de tıpkı ona göre, Türkmenler arasında yaygın olarak kullanılan bir soyadıdır. Fakat Aydın Kerkük adında tek bir aydınımız vardır, hepimizin bildiği, hepimizin tanıdığı. Yazar, şair gazeteci ve Türkmen Edebiyatçılar Birliğinin öteden beri başkanlığını yapan Aydın Kerkük. Bu ad aslında edebiyat alanında kullandığı adlardan biri, fakat en yaygınıdır. Yer yer Abdulkadir Dağlarca, Cahit Yanardağ imzalarını da kullanmıştır. Kimliğinde, Abdulkadir Seyit Cebbar olarak geçer. Edebiyat çalışmalında kendi adları yerine, değişik nedenlerden dolayı, özel ad ve imzalar kullanan yazarların sayısı az değildir. Bunlara Aziz Nesin’i bir örnek olarak gösterebiliriz. Asıl adı Mehmet Nusret Nesin’di.

Aydın Kerkük çok erken tanıştığım edebiyatçı dostlarımdan biridir. Yaşıtımdır.  Benim gibi 1952 yılında dünyaya gelmiştir. Ancak benden çok önce edebiyat sahasına çıkmıştır. Her Türkmen edebiyatçısı gibi, edebiyata şiir kapısından girdiği için, basın organlarımızda ilkin şiirleriyle görünmeye başlamıştır. İlk şiiri on yedi yaşındayken Kardeşlik dergisinin Aralık-Ocak /1968-1969 çift sayısında genç kalemler sayfasında yayınlanmıştır. “Kerkük’ün Hasası” adındadır. Metni şöyle:

Bir garip ozan misali

Coşar Kerkük’ün Hasası

Sevdalanmış deli deli

Koşar Kerkük’ün Hasası

***

Alır dağlardan hızını

İnletir dertli sazını

Döker dizini dizini

Taşar Kerkük’ün Hasası

***

İner dağlardan dağlardan

Geçer bağlardan bağlardan

Sinesi dolu dağlardan

Yaşar Kerkük’ün Hasası

***

O bir garip geçer durmaz

Bizim halimizi sormaz

Taş köprüden haber vermez

Aşar Kerkük’ün Hasası

***

“Aydın” Ağlar için için

Kimse bilmez bunu niçin

Ey vatanım senin için

Yaşar Kerkük’ün Hasası

Tam elli yıl önce yazılan bu şiirde işlenen tema ve kullanılan ifade tarzı, Aydın Kerkük’ün edebiyat dünyasına kendini tam yetiştirdikten sonra girdiğini göstermektedir. Ve okuyucunun vicdanında şöyle bir kanaat oluşturmaktadır ki, Aydın Kerkük tek şiir türünü benimseseydi, tek bu türün çizgisi üzerinden ürünler verseydi, şimdi Türkmenlerin parmakla gösterilir üst düzey şairlerinden biriydi. Belki de, en ileride gelen şairiydi. Fakat o, yeteneğini tek bu yönde değil, değişik yönlerde kullanmayı tercih etmiştir. Bu tercihin nedenleri başında, edebiyatımızdaki boşluklar, kültürümüzdeki eksiklikler gelir.  Doldurulması gereken boşluklar, giderilmesi gereken eksiklikler. Bütün bunlarda katkısı olsun diye kendini tek bir yönde tutmak istememiş ve denediği her türde övünülür denecek bir derecede başarılı olmuştur. Gençlik döneminden kendini iyi bir kültür ile donatan Aydın Kerkük, Kardeşlik dergisinde yayımlanan kimi şiir ve yazıların, bazı kaynaklardan çalınmış olduğunun farkına, yazı işleri kurulundan daha önce varmıştır. Bu konuda dergiyi uyarmıştır. Uyarıya şu karşılığı almıştır: “Mektubunuzu üzülerek okuduk. Geç cevap verdiğimize özür dileriz. Bazı insafsız kimselerin, başkalarının yazı ve şiirlerini çalarak dergiye göndermeleri, maalesef, vaki oluyor. Onların isimlerini burada açıklamak istemiyoruz. Ama gelecekte yazı ve şiirlerine dergimizde yer vermemeye kararlıyız. (Sayfa: 40, Sayı: 1-2, yıl: 1069).

Diploma başka, edebiyat başka… Her insan, koşullar müsait ise, diploma sahibi olabilir. Diploma- gerçi günümüzde bu özelliğini bir az kayıp etmişse de -insana geçimini sağlamak için aradığı yollardan biridir. Oysa edebiyat bir merak konusudur. Bu merakı insan, okul ile değil, okumayla geliştirir. Yani kişisel gayret ile kazanılabilen bir avantajdır edebiyat.  Aydın Kerkük de sınıf koltukları üzerinden değil, kişisel eğitim, öz öğretim ile bu günkü konuma gelmiştir. Ortaokulun son sınıfına kadar eğitim alma fırsatını elde edebilmiştir. Geçim sıkıntıları yüzünden okulu bırakarak, serbest işlerde çalışmak zorunda kalmıştır. Arta kalan zamanından yararlanarak, kendini geliştirmek için, kitaplara sarılmıştır. Zaman zaman da edebiyat ortamında tanınan hocaların meclislerine katılmış, kulak kesilerek dinlemiş, kitaplarda bulamadığı bilgileri, her zaman şükranla andığı o güzel insanlardan öğrenmiştir. Kitap sevgisinin ilk coşkulu günlerini yaşarken, bu sevginin bir ifadesi olarak, küçük de olsa, bir kitapçılık dükkânı kurmuştur. Burasını, yalnız geçimini kazanmak için değil, ayrıca dost yazar ve şairlerle buluşma yeri olarak kullanmıştır. O tarihlerde Türkmen edebiyatıyla ilgili her kitabı, özellikle de yeni çıkan kitapları buradan elde etmek olanağını her kese sağlayabilmiştir.

İşte kendisiyle tanışmam o yıllara dayanır. O yıllarda, yeni çıkan kitaplar ile ilgili değerlendirme yazıları yazmaktaydı. Salah Nevres’in “Aynada Zaman” kitabı hakkında yazdığı değerlendirme, yurt gazetesinde yayımlanan ilk yazısıdır (Sayı: 115/1972). Bizim 1978 yılında çıkarmış olduğumuz “Sana Doğru” adlı ilk şiir kitabımız hakkında da aynı gazetede bir yazısı yayımlandı (Sayı: 483/1979). Yazısına Franz Kafka’nın tecrübelerinden söz ederek başlıyor ve kitabımızı için şunları söylüyordu: ” Kazancı bu kitabında, adından da anlaşıldığı gibi, aşk konulu şiirlerini toplamıştır. Zaten o bir duygu şairidir. Kendine özgü bir deyiş ve yumuşak bir söyleyişi vardır. Dili sade ve temizdir.”

Bu birkaç cümleye, edebiyat dünyasına yeni adım atan biri olarak, çok sevinmiştim. Bir dost beğenmişse, birçokları beğenmiştir diye içimden geçirerek, başımı bulutlar arasında hissetmiştim. Yola, bir kat daha cesaretle devam etmeme neden olmuştu. Bu yüzden ne zaman Aydın Kerkük ile bir araya gelsem veya nerede adını duysam, o yazıyı minnetle hatırlarım.

O sıralarda yayımladığı yazılarında çoğunlukla yeni çıkan kitapların tanıtımı ile Türkmen edebiyatına damgasını vuran yazar ve şairlerle ilgi biyografik ve örnek içerikli yazılar yazmaktaydı. Bunları döneminin Kardeşlik dergisi, Yurt gazetesi gibi basın organlarımızda yayınlamaktaydı. İsmet Sarıkahya’nın tespitine göre Kardeşlik dergisinde 29 yazısıyla iki şiiri, Yurt gazetesinde ise 28 yazı ve şiiri çıkmıştır.

2003’ten sonra basın organlarımızın sayısı artınca, yaklaşık hepsinde katkısı oldu. Bunların başında “Kale”, Es-Sadık” “Mezopotamya” “Sümer” ” Yıldız” adlı dergi ve gazetelerle, “Türkmeneli” ve “Kerkük” dergi ve gazeteler gelir. Bu iki son gazete ve dergide katkısı yalnız yazı yayınlamakla sınırlı olarak kalmamıştır. Yazı işleri kurullarında da yer almıştır. Bu kadroların önemli unsurlarından biri olmuştur. Türkmen Edebiyatçılar Birliği tarafından başlangıçta gazete olarak, daha sonra dergi şeklinde çıkarılan “Kerkük” basınının kapanışına kadar, yazı işleri yönetmenliğini yapmıştır. Türkmeneli gazete ve dergisinin günümüze kadar Türkçe bölümlerinin sorumlusu olarak çalışmaktadır.

Aydın Kerkük için tarih 2003’de başlamamıştır. Ömrünün gençlik yıllarından başlamış ve hiçbir dönemde davamızın nöbetçiliğini yapmaktan geri kalmamış veya bu davaya sırt çevirmemiştir. Başlangıçtan beri, davaya katılanların bir kısmından farklı olarak, o dönemlerde aldığı milli terbiye kurallarının dışına çıkmamıştır. Kendi kişisel çıkarları, aklının ucundan bile geçmemiştir. Bu yolda, yapılması ne gerekirse, onu hep en tertemiz bir vicdan ile yerine getirmeye çalışmıştır. Bu yüzden, o yıllarda geçim düzeyi, maişet seviyesi neyse, bu günlerde de aynıdır. Şikâyetçi değil. Her zaman millet ve mücadele sağ olsun diye şükür ederek, elinin içini-arkasını öpmekte, başına götürmektedir

Evet, Aydın Kerkük için tarih 2003’te başlamamıştır. Millet, gelip geçen rejimlerin testere dişleri arasında tüm haklarıyla, hatta tüm varlığıyla çiğnendiğini fark ettiği günlerden, mücadele urbasını giymiş, kalemini eline alarak yola çıkmıştır. Ne kadar koruyabilirse, savunabilirse, korumuş, savunmuştur. Özenini bir ara çocuklara vermiştir. Bunları kurtarmak mümkünse, milleti de kurtarmak mümkün olacaktır. Çocukları kurtarmak, onları dillerine bağlamak, onları milli duygu ile beslemek yolundan geçer diye düşünmüştür. Doğru bir düşünce kuşkusuz… 1972 yılında çıkarmış olduğu “Çocuk Şiirleri” adlı kitap, bu düşünceyi hayata geçirmek yolunda atılan önemli bir adımdı. Kitabı, kısa bir cümleyle okurlara sunmuştur: “bu günün küçükleri, yarının büyükleridir”. Çok manidar bu cümleden sonra kitaba, Ziya Gökalp, Tevfik Fırat, Mehmet Necatı Orankay gibi Türkiye şairleriyle bizimkilerden güzel örnekler almıştır. Kitap, Türkmen edebiyatı çocuk şiiri alanında, Reşit Kazım Beyatlı’nın 1968 yılında yayınlamış olduğu “Mektepli Şarkı ve Şiirleri” adlı eserden sonra, ikinci eserdir. Onda bulunan şiirlerden birkaç şiir içerse de, farklı şiirler çoğunluğu oluşturmaktadır. Bu yüzden, “Mektepli Şarkı ve Şiirleri” kitabı yayınlanırken, millet tarafından ne kadar ilgi görmüşse, o kadar ilgi görmüş ve onun kadar bir boşluğu doldurmuştur.

Bir yıl sonra, yanı 1973 yılında “Nazım Refik Koçak’ın Hayatı ve Şiirleri” hakkında hazırlamış olduğu eser de, aynı ilgiye nail olmuştur. Nitekim şair hakkında daha sora yapılan bütün çalışmalarda, hatta Rahmetli hocamız üstat Ata Terzibaşı’nın “Kerkük Şairleri” kitabında, kaynak olarak gösterilmiştir.

1981 yılında, diğer nadide bir çalışmaya imza atmıştır. “Hicri Dede: Hayatı ve Eserleri” adlı bu çalışma, altı temel bölümden oluşmaktadır: “Hicri Dede hakkında yazılan yazılar”, “Şairin oğlu Faik Dede’ye çağrılar”, “Şiirlerinden örnekler”, “Hoyrat ve Dörtlükleri”, ” Filistin hakkında yazdığı Şiirler”, ve “Hakkında yazılan mersiyeler”. Bu eser yalnız Hicri Dede hakkında kapsadığı önemli bilgiler açısından değil, ayrıca Dede’yi o tarihlerde kendilerine mal etmek isteyen bazı etnik gurupların iddialarını çürütmek, ağızlarını kapatmak açısından da çok önemli ve tam zamanında yayımlanmış bir belge niteliğindedir. Bu yüzden edebiyat ortamında hak ettiği takdire şayan olarak karşılandı. Eser, daha sonra Dede hakkında neler yazılıp söylendiyse de, günümüze kadar değerinden fazlaca bir şeyler kayıp etmemiştir.

2003 yılında çıkardığı “Ata Terzibaşı’nın Hayatı ve Eserleri” adlı kitap da, az önce sözünü ettiğimiz eserin bir benzeridir. Yine derlemedir. Ancak ne var, yarısı Arapça yarısı Türkçe olarak üzere iki dildedir. Türkçe bölümünde Aydın Kerkük’ün kendisinin kaleme almış olduğu iki değerlendirme yazısının yanı sıra, hocamız hakkında yazılan yazılar ile eserlerinden örneklere yer verilmektedir. Arapça bölümü de ayni şekilde tertip edilmiştir. Burada hocamızdan verilen örnekler, Arapça çalışmalarından alınmıştır. Eserin en önemli bölümü, Hocamızın edebiyat sahasına atıldığı günden, 1992 yılına kadar basın organlarında yayınlamış olduğu yazılarının bibliyografyasını içeren bölümdür. Tam on dört sayfadan oluşan bu bölümden anlaşıldığına göre, hocamız, ilk yazısını Arapça olarak “Kerkük Köprüsü” adında 15. 4. 1946 tarihinde Bağdat’ta çıkarılan El-Cihat dergisinde yayınlamıştır. Ve yazarlığı boyunca “A. T” rumuzu başta olmak üzere yazılarında değişik imzalar kullanmıştır.

Aydın Kerkük’ün, sözünü ettiğimiz çalışmaları yanında, diğer yayımlanan ve yayımlanmayan çalışmaları da vardır. Bütün bu çalışmaların gerçekleşmesinde harcadığı çabalar göz önünde tutulursa, yine de onun, davamıza, kültürümüze vermiş olduğu hizmetleri hakkıyla değerlendirmek yeterli olmayacaktır. Çünkü her çalışmanın görünmeyen tarafları vardır, çile çektiren, gerginliğe neden olan, kolaylıkla atlatılmayan zor tarafları. Aydın Kerkük de, o çalışmaları yaparken, şüphesiz ki, bunları yaşamıştır. Hatta çalışmalarına aynı kararlılık ile devam ettiği için, günümüzde de yaşamaktadır denebilir. Türkmen Edebiyatlar Birliğinin öteden beri başkanlığını yapmaktadır. Birliği geliştirmek için, elinden geleni geride bırakmamaktadır. Fakat bunu başarmakta kimi maddi, kimi manevi zorluklarla karşılaşmaktadır. Maddi zorlukların üstesinden gelmek, bazen, mümkün oluyorsa da, manevi zorlukları atlamak kolay olmuyor nedense. Edebiyatçılarımızın zevkleri ayrı, mizaçları ayrı, kültürleri ayrı, istekleri ayrı, nazları ayrı… Bu gibi insanlar arasında iş görmek kolay mı dersiniz. Elbette ki değildir. Buna karşın Aydın Kerkük, söylemesi uygunsa, ağacı ortasından tutmaya çalışıyor. Her hafta bir etkinlik, bir faaliyet… Kimi muhteşem, kimi sıradan… Kimi imkânlar dâhilinde, kimi imkânları zorlayarak… Hedef, bir yandan, Türkmen edebiyatını bütün teferruatıyla canlandırmak, aydın yüzünü göstermek, öte yandan gönülleri/ kuşakları birbirine bağlamak, söylem ve eylem birliğini sağlamaktır. Aydın Kerkük, bütün bu hedeflerin peşinde. Şimdi değil, yıllar öncesinden. Mücadele urbasını ilk giydiği günlerden, parmakları arasına kalemini ilk sıkı tuttuğu günlerden… Bu urbayı çıkarmayacak, o kalemi elinden düşürmeyecek, eminim. Geri kalanı Allah’tan, Allah güç versin, sabır versin, sağlık, esenlik versin, Kaç Aydın Kerkük’ümüz var.

Print Friendly, PDF & Email

Azerbaycan Milli Yaylaq festivali ve Türk dünyası Bengü Türk TV’de konuşuldu

Yunus Küzeci/Her hafata Bengü Türk TV’de Cafer Kardaş tarafından hazırlanana ve sunulan ” Maziden Ati’ye programının bu haftaki konukları Kerkük Kültür Derneği Başkanı Dr. Şemsettin Küzeci ve Eğitimici-Sanatçı Safa Ulusoya oldu.  26-28 Temmuz 2019 tarihlerinde Azerbaycan Milli Yaylaq Festivali” konu olarak ele alındı. Ayrıca Türk dünyası birliği ve Azerbaycan Kerkük Türklğü ile Türkiye ev Azerbaycan arasındaki birli ve beraberlik konuşuldu.

Print Friendly, PDF & Email

ALTMIŞINCI YARA (14 Temmuz Katliamı anısına)

ALTMIŞINCI YARA

(14 Temmuz Katliamı anısına)

Şiir: Mustafa Ziya

Şiir mi yazsam bu kara günlere

Ağlasam mı, düşünsem mi, şehidim

Her gün beni götürürsün dünlere

Acına şahidim, billah şahidim

 

Tut elimden desem uzatır mısın

Çeker misin beni de gök yüzüne

Bayrak mısın, marşımda satır mısın

Matem misin, bular beni hüzüne

 

Bugün bayram değil kurban günüdür

Altmış defa kurban olduğum Kerkük

Aslan yuvasıdır, bozkurt inidir

Ruhu toprağında bulduğum Kerkük

 

Bugün on dört temmuz, lanet olası

Bu gün on dört temmuz, kahr olduğum gün

Gökte sedalanır şehit salası

Kalbimden altmış yara aldığım gün

 

Sus deme sil deme göz yaşlarını

Ağla bu kaderine höngür höngür

İsyan et, yaka yırt çat kaşlarını

Bu esaret yetmez mi Hür yaşa hür

 

Bırak derdinden tutuşsun dünyalar

Bırak isyanın sarsın yedi katı

Bırak yansın dağlar taşlar kayalar

Dalga dalga coştur Dicle Fırat’ı

 

Belki ateş siler yürek pasını

Belki başımıza bir Oğuz geçer

Belki Yüce Allah bozar yazını

Belki tarih tekerrürden vaz geçer

 

 

Print Friendly, PDF & Email

Mesut Cemil Kerkük’te

Mesut Cemil Kerkük’te

Ata Terzibaşı

 

Uluslararası tanınmış değerli Türk musiki üstatlarından Mesut Cemil Bey 1955 yılının sonlarında Bağdat güzel sanatlar enstitüsü başkanlığına getirilmiş. Bu vazifede Şerif Mühyiddin Haydar’dan sonra en üst düzeyde müzik hizmeti vermiştir.

Bundan tam 55 yıl önce Bağdat’a gelişinden birkaç ay sonra Kerkük’te ben âcizi ziyarete gelen Mesut Cemil Bey kısa bir sohbet esnasında aynı yılda, yani 1955 tarihinde Bağdat’ta yayımlanan “Kerkük hoyratları ve manileri” adlı kitabımı görüp okuduğunu ve böylece benimle gıyaben tanışmış olduğunu söyledi.

Bu defa Irak iç işleri bakanı Sait Kazzaz’ın resmî teklifiyle Süleymaniye şehrinin müzik makamlarını incelemek için oraya gideceğini anlatarak, hareket etmeden önce Kerkük mutasarrıfı ile görüşmek üzere beraberce yanına uğramamızı istedi.

O vakit şehrimizde Beyat aşireti Türkmanlarından Yusuf Ziya Bey mutasarrıfdı. Mesut Cemil Beyi çokça takdir ve taziz ederek Söleymaniye’ye gitmektense Kerkük’te kalmasını ve asıl makam ve hoyrat yeri olan bu şehirde ses sanatçılarının müzik çalışmalarını izlemesini önerdi. Ama Mesut Bey, daha önceden hazırlanan program gereği aynı günde Süleymaniye’ye gitmesi icap ettiğini ve şayet fırsat bulursa dönüşünde Kerkük’te de sanat araştırması yapacağını söyleyerek vedalaştı.

Ertesi günün akşamı kendisiyle memurlar kulübünde buluşarak birlikte usta ses sanatçısı Mustafa Kalayı’nın kahvehanesine gittik. Orada dinlediği hoyrat ezgileriyle mest olup Kalayı’nın dinlediği hoyrat ezgileriyle mest olup Kalayı ise “Esteğfirullah” sözleriyle elini çekerek saygı duruşunda bulundu.

Mesut Bey bana dönerek “bu ezgiler Türk musikisinde birer denizdir. Bunları korumak için notaya almaktansa bantlara kaydederek hıfız etmek lazımdır; çünkü nota yazarları bu işi kolayca başaramadıkları gibi yapılan notayı da başkaları aslisine uygun biçimde okuyamazlar” dedi. ben de kendisine bu konuyu çoktan bildiğimi, çünkü her çağırçının kendine mahsus tavrı olduğunu, hatta bir çağırçının bile muhtelif yer ve zamanlarda söylediği hoyrat usulü az çok değişik vaziyet aldığını ve bu yüzden yıllardır sanatçılardan canlı şekilde ve yahut bant ve kasetler yoluyla yararlandığımı söyledim…

Daha sonra genç ses sanatçısı Ali Kaleli’yi gördüm. Geceleyin küçük bir hoyrat toplantısına bazı sanat arkadaşlarıyla katılmasını Osman Teplebaş’ı beraberinde getirmesini söyledim ve programsız olarak düzenlediğimiz hoyrat şölenin de hazır bulanan Mesut Cemil Bey “uzun hava” makamlarımıza karşı duyduğu hayranlığını yineleyerek elleriyle dizleri üzerinde tempo tutuyordu. Bir ara Süleymaniyede yaptığı müzik araştırmalarında sadece (Lavuk, Allahveysi ve Katar) olmak üzere yöresel üç makamdan söz ederek Kerkük’te dinlediği hoyratların her birine Türk musikisinde pek bilinmeyen yer makamlardan oluştuğunu anlattı.

Ertesi gün şehri özel arabasıyla gezdirmeyi üstlenen sayın tanıdıklarımdan çay mahalle sâkinlerinden Vehit Cuma Ali verdiği söz üzerine Mesut Bey’in kaldığı Rest House konuklarıma oteline gelerek hizmette bulundu.

Ama daha önce şair ve yazar ve ses sanatçısı Sinan Sait’i arayıp Mesut Bey’le bir görüşme yapması için kendisine haber gönderdikte Rest House’e gelerek yaptığı güzelim bir röportaj Arapçaya çevirerek Bağdatta çıkmakta olan Karandil dergisinin 31.5.1956 tarihli nüshasında yayımlandı. O yazının zaman aşımı sebebiyle tam metnini şehrimizde çıkmakta olan Türkmeneli edebiyat ve sanat dergisinin nisan 2010 tarihli 27 sayısında sunmuş bulunduk.

Az önce sözünü ettiğim Vehit bizi arabasıyla Baba gürgür neft semtini gezdirip, orada devamlı olarak yer yüzünün toprakları arasında yanan ateş mevkiine götürdü. Akabinde şehri epeyi dolaştırdıktan sonra değerli konuğumuz Mesut Cemil Bey bizimle vedalaşarak Bağdat’a döndü.

1963 yılında İstanbul’da ölen rahmetlinin hicaz makamında bestelediği ve güftesini şair Nazım Hikmet aleyhi ma yestehikkuhu nun yazdığı eserin metnini aşağıda sunuyorum.

 

Martılar ah eder çırparlar kanat

Deryalar açılır açılır kat kat

Gayri beklemeye kalmadı tokat

Görünsün karşıdan İstanbul şehri

 

Dalgalar yar beller kopar kıyamet

Deryayı kan eder kan eder hasret

Gayri beklemeye kalmadı tokat

Görünsün karşıdan İstanbul şehri

Aziz bir hatıra olarak birlikte çektiğimiz tarihî fotoğraflardan birini burada yayımlıyorum. Bunda sırayla sodan sağa mesut Cemil, Sinan Sait, makalenin yazarı Ata terzibaşı, Reşit kâzım Beyatlı ve Vehit Cuma görülmektedir.

Print Friendly, PDF & Email

Müziğin İzinde 4 Kardeş Şehir Kitabı Çıktı

Şanlıurfa, Harput/Elâzığ-Kerkük-Bakü şehirlerinin ortak müziği bir kitap hale getirildi. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sanatçısı Salih Turan, araştırmacı Yazar Abuzer Akbıyık, Yazar Mehmet Kurtoğlu ve araştırmacı yazar Şemsettin Küzeci bir araya gelerek bu 4 şehrin müzik kültürünü kaleme aldılar. Kitap Haliliye Belediyesi yayanları olarak 2019 yılında İstanbul’da basıldı. Kitap 4 şehrin birbirlerine yakın olan müziğini anlatmaktadır. Kerkük, Urfa, Elâzığ ve Azerbaycan türkülerinin ve horyat gelenekleri hakkında bilgi içermektedir. Ortak türküler  notalarıyla birlikte kitapta yer almaktadır.

Print Friendly, PDF & Email

Ali Marufoğlu’ndan Kargış

Kargış

Âmândır yoksulluk feryad elinden

Ayıran bülbülü sensin gülünden

Dilerim Tanrı’dan canı gönülden

Düşman köyüne bile düşmesin yolun

**

İfriti olmuşsun sen her bir çağın

Devleri bükerken bir tek parmağın

Nedir halı acep öyle nasağın[1]

Gırtlağın sıkmıştır sımsıkı elin

**

Her kime uğrasan gücün koymazsın

Yersin de bağrını yersin doymazsın

Kesavet[2]un basın asla soymazsın

Çelikten[3] de serttir yumuşamaz gönlün

**

Neler etmezsin yoksulluk neler?!

Kıvranır[4] elinde inler[5] yiğitler

Gülerek ölüme koşuşan erler

Karşında korkudan açamaz dilin

**

Ateşin yıldırım atomdan[6] keskin

Yakıtlarda yoktur gösteren dengin

Karşında çimen ne gülşen ya ekin

Ormanları yakar meltemli[7] yelin

**

Arşa[8] dayatırsın zaiifin unun[9]

Şaşırtırsın yurdam metinin[10] yolun

Ey korkunç yoksulluk yok mudur sonun?

Ne istersin açtan nedir emelin?

**

Akının[11] durmadan kükrer köpürür

Neşeyi, umudu siler süpürür

Dağ gibi erleri boğar götürür

Nuh tufanından da korkunçtur selin

**

Nedendir mertlere yan yan[12] bakarsın

Ateşler püskürür kin kin kokarsın

Çaprazlamış[13] da sımsıkı sıkarsın

De! Ne vakit boynundan çözersin kolun

**

Gaddarsın benzemez sana kurt pelenk[14]

Şimir’den[15] zalımsın senle olunmaz cenk

Hüseyni kalbimle belki olmaz denk

Benzetsem sahnıne[16] Kerbela çölün[17]

Tuzhurmatu

27.07.1971

[1] Nasağ: xeste. Türkmencedir.

[2] Kasavet: taş yüreklilik

[3] Çelik: demir

[4] Kıvranmak: mecazen zelil olmak

[5] İnlemek: yorgun ağlayış yani xeste ağlayışı

[6] Atom: yakıcı madde II. Dünya Savaşı’nda Amerika birer atom bombasıyla Japonya’nın Hiroşima ve Nazaki şehirlerini kökten yakmış. Savaşı kazanıp sona erdirmişti.

[7] Meltem: bahar mevsiminde, tan vaktinden sonra esen tatlı rüzgârın ismidir.

[8] Arş: asmanın 7. katı

[9] Un: öz Türkçe feryat demektir.

[10] Metin: aayanıklı

[11]Akın: saldırı, hücum. Savaş terimidir.

[12] Yan yan bakmak: gazaplı bakış. Türkmence terimdir.

[13] Çaprazlamak: iki kol arasında sımsıkı sıkmak, Türkmencedir

[14] Pelenk: bir kaplan cinsi. Farsçadır.

[15] Şimir: İmam Hüseyin’in katili

[16] Sehn: meydan. Arapçadır.

[17] Kerbela çölü: İmam Hüseyin tek başına 7000 Emevi askerine meydan okumuştur.

Print Friendly, PDF & Email

Kerkük’ten Üsküp’e (4)

Kerkük’ten Üsküp’e  (4)

17-19 Eylül 2018

(Uluslararası Yahya Kemal Beyatlı Türkçe Şiir Şöleni)

Kozların içi püktü, Bazıları çürüktü

Dedim menem Kerkük, Düşman yerinde ürktü

Ne Köprü o köprüdü, Ne Üsküp o Üsküp’tü

Kerkük’ten Üsküp’e yazılarımı ilk seyahatim olan 18-20 Mayıs 2006 tarihinde Üsküp’te 19 Mayıs Atatürk Gençlik ve Spor Bayramı kutlamalarına katılmıştık. İkinci seyahatim 5-12 Mayıs 2007 tarihinde Ohri’de 13. Türk Dünyası Gençlik Günleri ve Kurultayına katılmıştık. Üçüncü seyahatimiz 19-21 Aralık 2016 tarihinde Yahya Kemal Beyatlı Şiir şölenine katılım için gelmiştik. Ancak Rusya’nın Ankara Büyükelçisinin öldürülmesi nedeniyle program ertelenmiştir. Bu yıl dördüncü seyahatim olan Uluslararası Yahya Kemal Beyatlı Türkçe Şiir şölenine 17-19 Eylül 2018 tarihinde Üsküp’te gerçekleşti.

Üsküp Türk Gazeteciler ile Buluşma

Üsküp’e vardığımız gün serbest zamanımızı değerlendirerek Yeni Balkan Gazetesini ziyaret ettik. Orada dostumuz Murtaza Solooca ile buluştuk. Makedonya Türk basını ile ilgili bilgi paylaşımı yaptıktan sonra birlikte Türk Çarşısını dolaştık. Daha sonra bize Ziko dostumuz ve Makedonya Televizyonu Türkçe Bölümü Haber Müdürü Sedat Aziz kardeşimiz katıldılar. Koyu sohbetten sonra öğle yemeğini meşhur Üsküp Pçela restorandı Üsküp Kebabı yedik ve ardından da sütlü dondurma ile sohbetimize devam ederek hasret giderdik.

Tefeyyüz Okulu Ziyareti

 

 

 

 

 

Uluslararası Yahya Kemal Beyatlı Türkçe Şiir Şölenine katılan 8 ülkenin şair ve yazarlar “MATÜSİTEB” heyeti tarafından düzenlenen bir dizi etkinlik ve ziyaretler ile başladı. Önce Üsküp’te Türkçe eğitim veren Türk Lisesi “Tefeyyüz” okulu ziyarete dildi. Heyeti Okulun idare heyeti ve Türkçe öğretmen okul kapısında kabul ettiler. Okul gezildikten sonra lise son sınıf öğrenciler ile şairler arasında bir buluşma gerçekleşti. Tefeyyüz okulun idare heyeti adına, MATÜSİTEB başkanı kısa bir selamlama ve teşekkür konuşması yaptılar.  Daha sonra Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Başkanı Mehmet Doğan Yahya Kemal Beyatlı’yı anlattı. Ardından da her şair kendi şivesinde öğrenciler birer şiir okudular.

Tefeyyüz Okulu Ziyareti Irak Türkmen Bayrağı

Okulun idare heyetine Irak Türkmenlerinin “Milli Bayrağı” ve Türkiye ile Türkmeneli’nin Kardeşlik atkısı takdim edildi. Tefeyyüz okulu Makedonya’nın başkenti Üsküp’te, Osmanlı döneminde kurulan ve bugüne dek varlığını sürdürmeyi başarmıştır. Okul 1884 yılında Osmanlı yönetimi tarafından hizmete açıldı. 2. Dünya Savaşı sırasında eğitime ara verildiğini, 1944 yılının sonunda yeniden öğretime açıldı.

Makedonya Radyosu ile Canlı Bağlantı

Makedonya Devlet radyosu Türkçe bölümünde program sunucusu olan şair Seyhan Yakupi Tefeyyüz Okulu ziyaretimiz esnasında bendeniz (Şesmettin Küzeci) ile bir telefon bağlantısı kurdu. Hem Üsküp’ü hem Uluslararası Yahya Kemal Beyatlı Şiir Şölenini hem de Irak’ta Türk varlığını kısa bir şekilde anlattık.

Üsküp’te Rifai Tekkesi

Tefeyyüz okuluna 50m. Uzaklığında bulunan Rifai Tekkesini katılımcı şairler olarak ziyaret ettik. Yahya Kemal Beyatlı’ya göre: “Üsküp bir evliya şehri idi. Halkı rivayetine dayanarak, Bağdat’ta bir evliya fazlaimiş, yahut da Üsküp’te. Ulema henüz bu bahsi halledememiş”. Şairler heyeti ile Üsküp’te Rifai Tekkesi’ni ziyaret Tekkeye girdiğimizde kapısında 3 dilde (Türkçe, Arnavutça ve Makedonca) şu yazı yazılmıştır. 1818 yılında kurulan tekkenin giriş kapısında aşağıdaki yazı yazılmıştır.

“Dersen bu cihanda seni sokmaya efa’i / Gel işte budur dergah-ı vala-yı Rifai” Anlamı şöyle: “Bu dünyada zehirli yılanların seni sokmasını istemiyorsan buyur gel yüce Rifai dergahına.” Tek katlı yapıların önünde, içinde tekke mensuplarının kabir taşları bulunan genişçe bir hazire var, ferah bir mekan. 19 yıl önce gördüğüm haline göre daha bakımlı. Bursa Büyük Şehir Belediyesi tarafından 2012 senesinde restore edilmiş ve açılışı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından kalabalık bir törenle açılmış.

Şairlerle birlikte Rifai Tekkesinde bulunan mezarlıkta ölenlerin ruhuna Fatiha okuduktan sonra dualarla Tekkeden ayrıldık.

TİKA Üsküp Koordinatörlüğü Ziyareti

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Balkanlarda da çok aktif olan TİKA Üsküp’te de ciddi çalışmalarına tanık olduk. Üsküp Cadde ve Sokaklarında TİKA’nın çalışmaları ve varlığı dikkat çekiyordu. Heyet olarak TİKA’yi ziyaret ettik.  Heyetimizi TİKA Koordinatörü Aytekin Aydın kabul etti. TİKA’nin sosyal, eğitim ve Sağlık sektörlerindeki çalışmalarını heyetimize anlatan Aydın, gördük ki, Türkiye Osmanlıdan sonra da gerçekten de bu şehirleri yalnız bırakmamıştır. Projeleri sıralayınca TİKA Koordinatörü kendi kendimizle bir derin nefes aldık. Allah Türkiye’yi başımızdan eksik etmesin duasında bulunduk. TİKA ile MATÜSİTEB arasındaki işbirliği çok güzel örneklerle TİKA yetkilisince anlatıldığında doğru bir yol haritası izlendiğini gördük ve sevindik. Temennimiz bu “Yol Haritası” siyaset alanında da izlenir…

MATÜSİTEB Ziyareti

TİKA’dan sonra Heyetimiz bizleri davet eden ve proje sahibi olan MATÜSİTEB ziyaret ettik. Heyetimizi MATÜSİTEB başkanı ve yönetim kurulu üyeleri karşıladı. MATÜSİTEB; Makedonya Türk Sivil Toplum Teşkilatlan Birliği; bağımsız, gönüllü, partiler üstü, kâr gözetmeyen ve Makedonya Cumhuriyeti vatandaşlarının kuruluşlarından oluşan bir sivil toplum teşkilatıdır. MATÜSĐTEB, milli veya dini farklılıklar gözetmeksizin; temel prensipleri, tüzüğü, programlı hedeflen ile çalışma metotlarını kabul eden her kuruluşa açık bir teşkilattır.

Heyetimizi kabul eden MATÜSİTEB yönetimi, Başkan Hüsrev Emin heyetimize MATÜSİTEB ile ilgili bilgiler verdi.  Hüsrev Emin “Vatandaşların Kuruluşları ve Vakıflar Kanunu’nun 5., 20. ve 72. Maddeleri (MC Resmi Gazetesi, No: 31/98) ile Makedonya Türk Sivil Toplum Teşkilatları Birliği – MATÜSĐTEB Tüzüğünün 39.maddesine binaen, 30.01.2010 tarihinde yapılan toplantıda tüzüğümüzü kabul edip ve Birliğimiz resmen kurulmuştur. MATÜSĐTEB, benzeri kuruluş ve teşkilatlarla işbirliği yapabilir, ayrıca uluslararası teşkilatlara da üye olabilir”. Söyleyerek heyetimizi aydınlattı.

Kerkük Kültür Derneği’nin Teşekkür Belgeleri

MATÜSİTEB ziyaretimizden isfilde ederek 8 ülkeden katılımcı şairler Irak Türkmen edebiyatına ve Kültürüne sunmuş oldukları ilgi ve alakadan dolayı Kerkük Kültür Derneğinin 5. Kuruluş yıldönümünde şair ve yöneticilere birer “Teşekkür” belgesi dernek kurucusu ev başkanı Şemsettin Küzeci tarafından takdim edildi. Ayrıca özel olarak Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Başkanı Mehmet Doğan ve MATÜSİTEB Başkanı Hüsrev Emin’e Türkmeneli -Türkiye Kardeşliği Atkısı hediye edildi.

Yahya Kemal Beyatlı’nın Doğduğu-Yaşadığı Evi, Okuduğu Okulu ve Annesini mezarı ziyareti

 Şairler heyeti Yahya Kemal Beyatlı’nın Doğduğu-Yaşadığı Evi, Okuduğu Okulu ve Annesini mezarın ziyaret ettiler. Ancak, Yahya Kemal Beyatlı’nın doğduğu ve yaşadığı eve önem verilmediğini gördük. Temenni ederiz ki bu konuyu Makedonya Kültür Bakanlığı ele alır ve Şaire yakışır bir şekilde hem Üsküp Türk Çarşısı girişinde veya Taşköprü çevresinde muazzam bir heykelini dikerler. Bu konuyu da hem MATÜSİTEB hem de Makedonya Parlamentosunda bulunan Türk Milletvekilleri takip eder…

 Üsküp Turu

Yahya Kemal Beyatlı Şiir Şölenine katılan şairler Üsküp Türk Çarşısında bulunan Otellerde ikamet ettikleri için ü gün boyunca yabancılık hissetmediler. Ezan sesi Türkçe konuşan esnaf, Türk yemekleri Türk restoranları, Türk hamamı, Taşköprü ve Camiler… Makedonya’nın başkenti Üsküp, Vardar Nehri’nin iki kıyısına kurulmuş. Makedon dilinde “Skopje” olarak adlandırılan şehir, tarihi ve kültürel özellikleri ile yabancılık hissetmediğimiz bir yerdir. 1392’de Osmanlı topraklarına katılan şehir, 500 yıldan fazla bir süre Osmanlı egemenliğinde kalmış. Şehrin bir yakasında Arnavutlar ve Müslümanlar yaşarken, diğer tarafta Ortodoks Hıristiyanlar yaşıyor. Bu nedenle şehrin Eski Türk Çarşısı bölümünde çok sayıda Osmanlı eserine rastlıyoruz. Onlardan 100 yıllık Çınar ağacı dev bir tarihtir.

Heyetimiz MATÜSİTEB yönetim kurulu üyelerince Üsküp turuna çıkıyoruz. Önce tabi ki Türk çarşısı tüm esnaflarıyla ve el sanatlarıyla meşhur bir çakışıdır. Üsküp Fatihi Yiğit Paşa türbesi, Kurşunlu Han, Kapan Han, Çifte Hamam, Davut Paşa Hamamı, Camiler, Taşköprü ve Üsküp Kalesi… Ziyaret ederken buralarda ecdadımız Osmanlı 500 yıl iktidar süresince bu topraklarda yaşayanlara ciddi hizmet sunmuştur. Ayrım yapmadan eşit bir şekilde şehri idare etmiştir. Bugün bu tarihi Türk eserleri iktidarlarca önemsenmese bile Türkiye bu topraklara ve tarihi Türk eserlerine sahip çıkıyor. Buda Türkiye’nin misyonunu Balkanlarda ve dünyada daha etkili kılıyor.

Üsküp’ün Çehresi Değişmiş

İlk kez 2006 yılında Türkmeneli TV’yi temsilen Üsküp’e geldiğimde, 48 saat içerisinde 3 bölümden oluşan “Makedonya’da Türkler” adında bir belgesel çekmiştim. Tarihi Üsküp şehri ve Türk eseri o tarihte Üsküp şehir meydanına100 metre uzaktan bile görünürdü. Bugün Üsküp’e baktığımızda Üsküp’ün çehresi Dev heykellerle kaplanmıştır. Taşköprü heykeller arasında kaybolmuş, Çifte hamam kümbetleri külhana dönmüş misali dev yanında karınca görülmektedir. Üsküp Şehir Meydanı çevresi eskiden tarihi Türk eserleri ile görünürdü. Şimdi ise, Kocaman heykeller ve yeni köprü suni heykellere teslim olmuştur. Geçmişte Yugoslavya Devletinin parçalanmasıyla ortaya çıkan Makedonya, 2011 yıllarda bağımsızlığının 20 kuruluş yıl dönümünü kutlamıştı. O günden bu yana başkent Üsküp tam bir değişim ve dönüşüme uğramıştır. O tarihten Üsküp’ü hummalı bir inşaat ve yeniden yapılanma havasında görüyoruz. Devletin yürüttüğü “Skopje 2014” adlı proje ile şehir turistik açıdan geliştiriliyor. Yani şehir yeniden yapılıyor sanki… Şehrin dokusuyla örtüşüyormuş gibi görünen şaşalı köprüler, havuzlar ve bronz ve mermer heykeller şehre serpiştiriliyor. “Skopje 2014” projesiyle şehir sanki bir tema parkı haline geldi. 1963’teki depremde kaybedilen tarihi mirasların yeniden canlandırıldığı söylense de gördüğüm tablo bunu pek kanıtlamıyor.

Üsküp turumuzda bu değişimler dikkatimizi çekerek şehrin çehresi Türk kimliğinde arındırılmış gibi görünse de halk Türk çarşısında bu değişime tepkili ve çarşıda her hangi bir değişi olduysa ciddi tepki göstereceğini ima ediyor. Umarız ki, hem Makedonya’da Türk siyasetçileri hem de Makedon siyasetçileri bu hassas konuyu dikkate alırlar ve ciddilikle üzerinde dururlar.

Yahya Kemal Beyatlı Ölümünün 60. Yılında Üsküp’te anıldı

Uluslararası Yahya Kemal Beyatlı Türkçe Şiir Şöleni

Makedonya Cumhuriyeti Kültür Bakanlığının Desteğiyle Kısa Adı “MATÜSİTEB” Olan Makedonya Türk Sivil Toplum Teşkilatları Birliği’nin 18 Eylül 2018 Tarihinde Yahya Kemal Beyatlı Ölümünün 60. Yılında “Uluslararası Yahya Kemal Beyatlı Türkçe Şiir Şöleni Üsküp’te düzenlendi. Şölene; Türkiye, Makedonya, Bulgaristan, Kosova, Yunanistan(Batı Trakya), Irak(Kerkük), Azerbaycan ve Moldavya (Gaguzyeri)’inden 24 şair ve yazar katıldı. Üsküp Türk Çarşısında bulunan Sulu Han’da gerçekleşen Programa Makedonya Cumhuriyeti Kültür Bakanı Asaf Ademi, Makedonya Türk Milli Birlik Hareketi Başkanı Erdoğan Saraç, Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Başkanı Mehmet Doğan, MATÜSİTEB Başkanı Hüsrev Emin, TİKA Makedonya Koordinatörü Aytekin Aydın, TRT Makedonya Temsilcisi Bünyamin Şahin, Ensar Kültür Yardımlaşma ve Eğitim Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Süleyman Baki ve çok sayıda Bürokrat, edebiyatsever ve Üsküplüler katıldı.

Şiir Şöleninin açılış konuşmasını MATÜSİTEB Başkanı Hüsrev Emin yaptı. Ardından da Makedonya Kültür Bakanı Asaf Ademi bir konuşma yaparak Yahya Kemal Beyatlı ve toplantının önemine değindi. Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Başkanı Mehmet Doğan’ın Yahya Kemal Beyatlı’nın hakkında yaptığı konuşmayla Şiir şölenine başladı. Şairler, Türkiye’den; Mahmut Bıyıklı, Ali Ayçil, Kerkük’ten Şemsettin Küzeci, Azerbaycan’dan Ekber Qoşalı, Kosova’dan Zeynel Beksaç, Taner Güçlütürk, İkender Muzbeg, Bulgaristan’dan Resmiye Mümin, Recep Selahattin, Batı Trakiya’dan Ramazan Hacı Ahmet, Edanur İnce, Gagauzya’dan Viktör Kopuşçu ve Ev sahibi Makedonya’dan İlhami Emin, Leyla Şerif Emin, Sehyan Yakupi, Mehmet Arif, İlker Yusuf, Emel Hamza Şerif Mumin Ali ve Rıfat Emin birer şiir okuyarak Yahya Kemal Beyatlı’yı Üsküp’te andılar.

Şiir şöleni süresince şairlere kanununla eşlik eden müzisyen Cengiz İbrahim icra ettiği birbirinden güzel taksimlere dikkat çekti. Makedonya Kültür Bakanı ile MATÜSİTEB Başkanı şölen sonunda deri üzerinde süsleme sanatıyla yazılan bire “Teşekkürname” Beratı katılımcı şairlere takdim ettiler. Toplantı toplu fotoğrafla son buldu. Böylece Türk dünyasını güçlü sesi şair Yahya Kemal Beyatlı ölümünün 60. Yılında bu muhteşem etkinlikle Üsküp’te anıldı.

Makedonya Kültür Bakanı Asaf Ademi Kabulü

Etkinliğin ertesi günü Kültür Bakanı Asaf Ademi katılımcı şairleri makamında kabul etti. Çok genç ve sempati tavırlarıyla bilinen bakan her şairler tek tek ilgilendi. Özellikle de Irak Türkleri ile ve Kerkük’te seçimlerle ilgili ciddi bir şekilde bilgi edinmek istedi. Oradaki Türkmenlerle ilgili hadiselere üzgün olduğunu ifade etti. Bu etkinliğe katılan şairlere ve organizasyonu düzenleyen MATÜSİTEB yöneticilerine teşekkür etti.

Makedon Bakana Hizmet Ödülü

Türk dünyasına sunmuş olduğu hizmetlerinden dolayı Merkezi Ankara’da bulunan Dünya İletişimciler Derneği adına Makedonya Kültür Bakanı Asaf Ademi’ye  “Hizmet Ödülü” Plaketi dernek başkanı Şemsettin Küzeci ve katılımcı şairler tarafından takdim edildi. Ayrıca Bakana Irak Türkmen bayrağı ve Kerkük’ü tanıtan tarihi bir kitap hediye edildi. Toplu bir fotoğrafla ziyaret noktalandı.

Makedonya Parlamentosu Ziyareti

Türk Dünyası Gençlik Kurultaylarından tanıdığımız gençlerden Milletvekili ve Makedonya’ Türk Hareket Partisi Genel Başkanı olan dostumuz Enes İbrahim’i Makedonya Parlamentosunda ziyaret ettik. Bendeniz Ş. Küzeci ve can dostum şair ve yazar Ekber Qoşalı ile birlikte bizi makamında kabul eden Enes İbrahim ziyaretimizle ilgili duygu ve düşüncelerini bizlere aktardı. Çok mutlu olduğunu Türk dünyası onun için olmazsa olmaz olduğunu altını çizdi. Karşılıklı hediyeler takdimi yapıldıktan sonra Makedonya Parlamentosundan sessizce ayrıldık. 30 Eylül 2018 tarihinde yapılacak olan “Makedonya Referandumu”için hayırlı dualarımızı sunduk.

Kalkandelen Şehir Ziyareti

Harabatı Baba Tekkesi Ziyareti

Şairler heyeti Makedonya’nın güzel şehirlerinden biri olan Kalkan delen Şehrini ziyaret etti. Üsküp’ten yaklaşık 40 km. Uzaklıkta olan Kalkandelen şehrinde ilk ziyaretimiz “Bektaşi Tekkesi” olan “Harabatı Baba Tekkesi” ni ziyaret ettik. Bu tekke ne kadar eski ise de ama Türkiye devleti tekkeye sahip çıkarak, TİKA kanalıyla restorasyon çalışmaları başlatılmıştır. Muharrem gününe tesadüf eden ziyaretimiz Tekkeye gelenlerin toplantı halinde olduklarını gördük. Bizimle Harabati Baba’nın torunu yaklaşık 60 yaşında bir bayan ilgilendi Tekke ile ilgili bizleri bilgilendirdi. Güzel düşünceler ve hatıralarla Tekke’de ayrılıyoruz…

Alaca Camii Ziyareti

Heyetimi harabatı Baba Tekkesinden sonra Kalkandelen Şehrinde bulunan tarihi Alca Camii ziyaret etti. Bu camii Makedonya’nın Tetova kentinde bulunan süslü duvarlarıyla ziyaretçilere hayrete bırakan bu camii adeta tarihe meydan okuyor. Bazıları bu Camii’ye “Makedonya’nın zarafet sembolü”  adını vermiştir. Bazıları da bu cami Makedonya’nın gururu ve onurudur diyor. Bir dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun önemli merkezleri arasında yer alan Makedonya yüzyıllar sonra bile imparatorluk mirasını bünyesinde barındırmaya devam ediyor. Kalkandelen olarak da bilinen Tetova kenti ise iki kız kardeş tarafından 579 yıl önce inşa ettirilen Alaca Camii ile ön plana çıkıyor.

Kalkandelen Maarif Vakfı

  

Şairler heyeti Alca Camii ziyaretinden sonra Türkiye’nin Makedonya’da kurduğu Maarif Vakfının okulunu ziyaret ettik. Bu okul 2016 yılından sonra Türkiye tarafından tesisi edilerek İngilizce ve Türkçe eğitimine başlamıştır. Okul Müdürü Ahmet Bey bizleri Okul girişinde karşıladı. Okulu gezdirdikten sonra toplantı salon unda idare heyeti ile şairleri buluşturdu. Kısa kısa tanıtımlardan sonra Şairlerin idare heyetine yönlendirdiği sorulara çok akıllıca ve mantıklı bir şekilde cevaplar verildi. Bu gibi okullar dünyanın neresinde olursa olsun O ülkenin eğitimine ve kalkınmasına yararlı olacağı şüphesizdir. Türkiye bu konularda ciddi adımlar atmıştır. Ulaştıkları yerlerde eğime destek ve katkıda bulunmuş, ulaşmadığı yerlere de uzaktan desteğini esirmemiştir. Büyük devlet misyonunu bu şekilde koruyan Türkiye Cumhuriyetine Allah’tan zeval gelmesin… Bu ziyaretten sonra da yolumuzu Üsküp’e çevirip Makedonya’dan ayrılmaya yol aldık.

Son Durağımız Ensar Derneği

 Makedonya’da faaliyet gösteren Türk Sivil Toplum Kuruluşlar arasında aktif bir dernek olan Ensar Derneği’nin misyonu; maddi-manevi değerlere sahip çıkmak, muhafaza etmek, bizi biz yapan kültürümüze ve kültürel değerlerimize sahip çıkmak, ülkemizde, birik ve beraberliği sağlamak, fakirlere, yetimlere ve muhtaç öğrencilere burs sağlayarak yardım elini uzatmak, vatandaşlar arasında hoşgörü ve yardımseverlik duygusunu geliştirmek, birlik-beraberlik içerisinde bu ülkede yaşamak, gençlere mutlu ve huzurlu bir gelecek hazırlamak, gelecek nesilleri iyi hazırlamak ve onlara güzel şeyler sunmak ahlaklı ve samimi gençler yetiştirmek, geçmiş ve gelecek arasında köprü vazifesini görmektir.

Ensar Derneğine Hizmet Ödülü

Bu derneğin Başkanı Prof. Dr. Süleyman Baki verimli çalışmalarıyla öncelikle MATÜSİTEB in kurucusu ve tüzüğüne yazan bir akademisyendir. Eğitimini Türkiye’de bitiren Baki mütevazılığıyla gönüllerde taht kurmuş ve Makedonya Türklerinin saygısını ve sevgisini kazanmıştır. Bizler de bu derneği ziyaret etmekte onur duyduk. Her kesime kucak açan bir dernek öncelikli olarak te eğitime ve kültüre destek verdiği için ilgi görmektedir. Bu vesileyle Dünya İletişimciler Derneği adına Başkan Süleyman Baki’ye “Hizmet Ödülü” takdim etmekten şeref duydum. Ensar Derneği de bizler Teşekkür Plaket takdim ederek karşılıklı olarak gönülden bir işbirliği antlaşması imzalamış olduk.

Üsküp Türk Kitap Evinden Üsküp Havaalanına

Şairlerin geri dönüş planı Üsküp Kitap Evinde toplanarak başladı. Vedalaşma ile şairler birbirlerine iletişim adreslerini vererek başka bir toplantıda buluşmak üzere Üsküp’ten ayrıldı. Hatıralarda ayrılık özlemi, dudaklarda Türküler ve gönüllerde sevgi dolu duygular kaldı.

Teşekkürler Üsküp ve MATÜSİTEB

Başta Makedonya Kültür Bakanı Asaf Ademi ve MATÜSİTEB Başkanı Hüsrev Emin ve Eşi Leyla Şerif Emin olmak üzere Uluslararası Yahya Kemal Beyatlı Türkçe Şiir Şöleninin düzenlenmesinde emeği geçen her kese teşekkür eder, saygılar sunarız.

                                                                                                                                                                                                                   Son

Print Friendly, PDF & Email